Saturday, September 18, 2010

şiir saati

yanımda
uzanmış
uykulu
yatan
yedi
ömürlü
bir
can

bilirim
hepsi
başka
bir
göğe
adanmış

bir
narı
ikiye
bölen
çıplak
elleri

elimi
yakan
bir
yürek
ne
zaman
geçse
düşümden

yedi
can
yedi
uzak
deniz
isimsiz

ben
sevdim
hepsini
ondan
habersiz

21.10.2008

Saturday, September 04, 2010

TEMİZYÜREKLİ ÜNALIM





bir kuru sessizlik görünür karşı sahilde
yıkılmış kalelerin adı saklı içimde

geceye dökülen sular,
sarı beyaz bir fener

zaman bitiyor hafız
sen de sula güllerimi
zaman bitiyor hafız
kesme artık sözlerimi.

----
Bu şiiri sana yazmıştım,hemen de göndermiştim...

Saturday, July 10, 2010

ALMANYA BİTMİŞ GARDAŞIM


Simdi,ilk zamanlar "ahtapot pol " diye bir yorumcu var ve tipki bizim Rıdvanın "gol olur" dedigi gibi "falanca kazanir" deyip bildiğini sanıyordum. almanlarin ( evet evet almanlarin) maç sonucunu ahtapota sorduklarını, üstelik bu işi 2 senedir yaptıklarını öğrenince dumur oldum. hala arka plandaki Türk'ü bekliyorum, "20 yıldır almanya'da yasamakta olan sivaslı ahtapot bakıcısı ..." haberi bir türlü gelmiyor.

eğer almanlar bu ise türk etkisi filan olmadan kendi başlarına kalkıştı ise...ALMANYA BİTMİŞ GARDAŞIM...Bİ DAHA DA GITMEM BERLINE

Sunday, June 06, 2010

Doğa Bilimleri

Doğada her tür kendisine benzeyene yaklaşıyor.Bu işi "tencere - kapak" gibi sabah kadınlara göbek attıran progamların avam sözleriyle açıklamaya çalışmamak lazım. Olay belli ki dah aciddi. "Her tür" ün bu birbirini bulmak hali başka türler için de bir selamettir belki de..."belki de" derken fazla iyiniyetliydim,kesinlikle öyle !

Thursday, April 15, 2010

Sosyoloji Ders Notları




"işsizlik çok fazla" dedim
"haklısın" dedi
"büyük bir toplumsal patlama olmalıydı şimdiye kadar" dedim
"bizimkisi" dedi,"içten patlamalı toplum"

sonra sustu...

Kediler




Bayındır sokaktan yukarı doğru yürüyorum, yağmur henüz başlamamış. Bu sokakta ne de çok kedi var böyle. Evlerin bahçelerine onlar için küçük kaplar içinde su ve yiyecek bırakılmış. Demek ki kedi sevme işinde yalnız değilim.

Kediler onca muzipliklerine rağmen insanlardan korkuyor,üstelik haklılar da.

Thursday, April 08, 2010

Metin Hoca'nın Yolculuğu




Gökçe aradı,taa Libya'dan...Metin Hoca'yı kaybetmişiz...sabaha karşı...sırf bunu duymamak için kafamı kuma gömdüm neredeyse bir yıldır,yine de gelip buldu işte beni.

Metin Hoca, Metin Gerçeker...çok geç tanıdım galiba ,bir serüvenin son dakikaları gibiydi.Sıfırcı hocalara benzetirdim önceleri, çalarken arada kızar,gözlük altından sert bakar,bizim gibi "kulağı olmayan" adamlara tahammülü bile kaç yılda edinmişti kimbilir...ama işte her buluşmada ve her akşam evlere dağılırken sürekli gözlerimizden öper gibiydi.selam söyleyişi,sevgi sözcüklerine olan inancı,bir kısmı film olabilecek kadar güzel anıları. Metin Gerçeker,Metin Hocamız,hocalık yapmadan öğreten bir güzel kuyrukluyıldızdı...kimbilir ne zaman nerede tekrar buluşur ve nice konserden daha çok zevk veren o güzel provalardan birini yaparız.

Thursday, April 01, 2010

ŞAKA, ŞENLİK, CİLVE VE CÜMBÜŞ: ERGİN GÜNÇE

Konuşmama başlamadan önce daha iyi anladım ki, herkesin bir Ergin Günçe'si var. Bunda şaşılacak bir şey bulmayabilirsiniz. Doğrusu ben de bulmamalıyım.
O halde benim de bir Ergin Günçe'm olduğuna kimse şaşırmamalı.
Mesela benim Ergin Günçe'm, Belediye Başkanı'nın gecikmesi yüzünden bir toplantının geç başlamasından huzursuz olurdu. Bu huzursuzluğunu kimseye bulaştırmazdı belki ama bundan rahatsız olurdu....
Adına düzenlenmiş bir toplantıysa bu, belki böylebir toplantıya katlanabilirdi. Katlanmak olurdu ama. Evet, katlanmak...
Nasıl daha açık konuşabilirim?
Neyse!

Bir anti – şair’den söz etmek için buraya geldim.
Aslında sözlerimi daha sivriltebilirim. Bir şair düşmanı üzerine size bir şeyler söyleyeceğim.
Sözlerim, tamamen benim bir şairi algılayışımla ilgilidir.
Bir şair olarak buradaysam, başka türlü nasıl olabilir ki?
Ben şiir yazan birini gördüm. Onun şiirlerini okudum. Çok gençtim.
Hayat beni esirgedi ve Gencölmedim. Şanstır bu!
Ben yıllar sonra bugün, Gencölen bir öğretmenimin aziz hatırası önünde, bu şansı heder etmek istemiyorum.
Sevdiğim bir şair için, ağzıma geleni söylemek istiyorum.
Çünkü Ergin Günçe, benim ağzıma geleni söylemeyi öğrendiğim birkaç şairden biridir.
Dost Yayınları'ndan çıkan Gencölmek'i Toplum Kitabevinin raflarından bulup çıkardığımda, 1978 veya 1979 olmalı, ben şiir okumak ve devrim yapmaya çalışmaktan başka bir işi olmayan bir gençtim ve doğal olarak yazdığım şiirleri saklıyordum.
O sakladığım şiirleri bana sevdirmeyen, bütün 'boğulmuş çocuklar'ın bu kostak ağbisi, Ergin Günçe'dir.
Gencölmek'le karşılaştığımda, bu şiirlerle bu kadar ahbap olacağımı bilmiyordum, kuşkusuz.
Sonra dergilerden bulduğum şiirleriyle birlikte Ergin Günçe'nin, benim şiir terbiyemde önemli bir yeri olacağını da bilemiyordum.
Yurdundan edilmiş bir halkın acısından tarihin şakası gibi söz edebilmek, bir büyük tevekkülün sahibi olabilmektir. “Aydınlık sorularıyla cebir bilen” beylerden öğrendiğini, gözümüze sokmadan bize öğretebilmek, ancak böyle bir tevekkülle olabilirdi.
Ama o tevekkülü bir çocukluk anısı gibi yaşatmak, bir başka büyük erdemdir.
Bütün zamanların devrimci çocuklarının ağbisi olmak, bir hınzırlıktır.
Bu hınzırlık olmasa, biz herkesi bir yargıç gibi düşünmeyi, herkesi bir sanık olarak süslemeyi, herkesin zaten doğuştan savcı olduğunu öğrenemezdik, belki de.
Şaka, şenlik, cilve ve cümbüş, onun bir dizesi değil; tüm hayatımıın anahtar sözcüklerinden biri olmuştur.
Şiirinde çok önemli bir yer tutan 12 Mart'tan on yıl geçmeden bu ülkenin maruz kaldığı bir büyük haksızlık karşısında, yaralarımıza bile tebessüm etme cesaretini, sizi bilmiyorum ama bana Ergin Günçe verdi.
Bir şair, bir şaire daha ne versin?

Akif Kurtuluş'un Ergin Günçe Ödül Töreni'nde yaptığı konuşma metnidir. 10 Ekim 2009

Monday, March 15, 2010

* blog sallaması ve genel savsaklama yüzünden avrupa insan halkları mahkemesine verilmişim,öyle dedi birisi.
* haftanın en az 2-3 gününü sıkıntılı geçiriyorum.sıkılacak birşey bulamazsam televizyonda haberlere bakıyorum,20 dakika genellikle yetiyor.
* başka bir ülkeye hatta başka bir gezegene gitmek gib olmayacak hayaller kuruyorum. bunlardan çok uzun bahsedersem bazı arkadaşlarımın içlerinden "eşek cennetine git" diye temennide bulunacakları gibi endişeler taşıyorum.
* özel olarak birşeye değil,hayatın kendisine tembelim.
* zaman yolculuğu başlasın,1960 lara gidip "bi arkadaşa bakıp" çıkıcam.
* eskiden diyalektik yasaları uyarınca uzaklar yakın olduğunda yakınlar uzak olurdu.şimdilerde yakınlar uzak,uzaklar daha da uzak oluyor. hayatın salıncağında bir bozulma var.
* en sevmediğim şey ümitsizlik,o nedenle de "ümitsiz değilmişim" gibi yapıyorum.
* acaba isviçre'de yaşasam hergün peynir ve çukulata mı yerim?

Thursday, January 21, 2010

buraya onun bunun ucuzluklarını,salaklıklarını yazmamak lazım.kendime de kızdım.yazsana işte bir rock'n roll, bir şarkı, müzikten filan bahset...iki salak kafa ortada birleşmiş,iki büyükbaş kafa tokuşturmuş sana ne...

Saturday, January 16, 2010

Ergin Günçe Anma Törenleri





Bir Pazar gecesi öldün ve bir çarşamba
öğleden sonra gömdük şiirlerini

radyoda sevdiğin şarkılar,karşı tepelerde kar
şehir bırakmadı rengini,
uzun bir gride yaşıyor o günden beri

telefon edenler oldu ve sonra azaldı tüm gelip gitmeler
yılları günleri saatleri saydım önce,
vazgeçtim bir bahar günü bunlardan

şimdi o kadar zaman sonra bir başkasının
öyküsü gibi anlatılanlar
dışarıdaki kalabalığa söyleyin, bir dakika sussunlar

uykulu gözlerimle pencereden bakarak
bir kayık arıyoruz,kaç sene oldu bilmem
kış günü uzakta parlarken güneş
ıssız kalmış bir okul bahçesinde
tören yok, sessizlik var

Thursday, January 07, 2010

Anıl Yiğit yazdı

Anıl Yiğit yazdı, ben buraya yapıştırdım.Anıl Kaş'da yaşıyor, gidin tanışın.

d.

“Öküzün dunyasi kendi gozunun gordugu kadardir"
Hollanda atasözü


”fanatizm ve histeri bir yana bırakılırsa
“Büyüme” basitce daha fazla para harcamak anlamına geliyor.Paranın nereye ve
nicin harcandıgının önemi yok”
Jonathan Rowe

"Kati olan ne varsa buharla$iyor"
Karl Marx-Kapital

Bu kucuk yaziyi Nietzsche'nin "Zerdust boyle
soyledi" kitabinda bir pazar yeri gezintisindeki anlattiklari ve
Zygmund Bauman'in son kitabi "aki$kan Modernlik(Liquid Modernity)
kitabina ithaf ediyorum.

Efendim
Bu yazi, uzerine yazmaktan pek
hoslandigim Ankara ilimizdeki bir gunluk gezintim ile alakalidir.

Yataktan kalkar kalkmaz su ve elektrik
faturalarını yatirmak uzere ,uyku ve sersemlikle birlikte onume hangi pantolon
geldiyse uzerime gecirip,yattigim tisortun uzerine kac yillik oldugunu
hatirlamadigim siyah paltomuda giyerek perisan bir kıyafetle dısarı cıkıp uykusunu alamamıs , modern
statukocuların kalesi olan A.ayrancının Guvenlik caddesi(caddenin ismine
bakarmısıniz alaaskına) uzerinde faturaları yatirabilecegim bir banka aramaya
koyuldum.

Sabah sabah, hic musterisi olmayan kucuk bir
bankaya girdim.Gorevli iki kizdan birine faturaları uzattıgım anda faturaları
goren kız,cogunluk ideolojisinin kendine verdigi yetkiylemi yoksa
meritokrasinin banka hiyerarsisi icinde bu insan sarrafı calısan,cogunlugun
algilayisina paralel, paranın kimde oldugunu hemencecik anlayıveren deneyimiyle
yari ilgisiz, sabahin bu saatinde işsiz olmasi kuvvetli ihtimal adamdan tamamen umutsuz ve suratina bile bakmadan(kiyafetim ona
yeterince saha arastirmasi veriyodu heralde) “yapmak istediginiz baska islem
varmıydı” diye sordu.
İste dedim gercek 1 modern hikaye, alisveriste “iliskilerin”
yerini “i$lemlerin” aldigina ne guzel bir ornek.Bunda sasilacak bisey yok zira
Ankara ulucanlarda oturan dikisci kadinla ,Gaziosmanpasa da oturan italyan
stili giyime,dikiscilige merakli bi kadin arasinda da herhangi sosyal bi iliski
yok
zaten.Bankada calisan kizin bana hissettirdigi is$e yaramazlik formu
,daha dogrusu portfoyu olmayan mu$teri muamelesi(aslinda onun icin ayni
sey galiba)faturalarin uzerinde yazili
ucretleri kuru$u kuru$una odememle sonuclandı.Acaba Brecht'in meshur lafini
okumusmudur “Bankalari kuranlarin bankalari soyanlardan daha buyuk hirsizlar
olduklarını”.Ancak gunun geri kalan kisminda alisveris yapmak uzere sehri
dolasirken bir hizmetin reel(gercek anlamda yazıldıgı gibi) olarak ucretini odedigim tek seyin
elektrik ve su faturalari oldugunu sonradan anlayacaktim. Kahvalti icin eve dondum.

Ankara’nın bilmem kactane oldugunu bilemedigim
hiper alisveris merkezlerinden birine girerken, kulagımdaki mp3
caların,islevinin bu alısveris merkezlerıne benzetilmeye calisildigini simdi
anliyorum.Mesela sizin mp3 player bilmem kac GB ve siz suruyle parcanizi İpod icinde tutabiliyosunuz.Size goreceli
bir
ozgurluk sagliyor en azindan biz oyle oldugunu dusunuyoruz.Aslinda
yazin bara gelen bazi mu$terilrin feti$izm icerisinde "kac tane $arki
var"sorusunu daha iyi anliyorum.Tum bu insanlar guce
tapmaktadirlar.Yoksa on 20 bin tane parcanin icinden nasil ciktigim
umurlarinda bile degildir. Muhtemelen bu ipodlar icindeki icindeki bazi
parcalar daha cok dinlenip digerleri nadasa birakiliyor. Zaten
cezbedici olan bu alete hukmedilememsi,hukmedilen seyler kaale
alinmamaktadir.Yada araba markalarinin reklamlari gibi "ust sinir yok"
Coguglobal markalari olusturan bu alisveris merkezide modern anlamda bir ozgurluk
sunarken
bize sundugu ozgurluk bize biraz fazla gelip kulvarı tamamlamadan son
kattaki yiyecek dukkanlarina ugramak isteyecegimiz du$unulmu$ .
Kapida yapilan kontrolun manasi gorundugu uzere;hem potansiyel
bir suclusun ayni zamanda potansiyel suctan seni arindirmayida sözgelimi teroristi binaya sokmamayı da vaat ediyor.Oysa
ulus , ya da samanpazarı tarafına gidersen fakir insanlarin arasinda potansiyel sucun ortasina atilmiş
ellerin cebinde parana sarilmis bir tedirginlikle geziyosun.Alis veris
merkezinde kontrolden gectikten sonra insanlara birazcik dikkatle bakarsiniz
ilk yaptiklari kendilerini salivermek oluyor.Turk insanınin kendini salması ne demektir?Hemen yanitlayalim Zihinsel faaliyetin
bitmesi demektir.Oysa ulus ,samanpazari civarında insanlarin fakirligine,cahilligine birbirine
saygisizligina bakarken bir cok sosyolojik verilerle dusunmeye,1930 lardan bu
yana bu insanlara hic bir altyapi hazirlayamayan devletin bu ulkede ne ise yaradigini bile sorguluyorsunuz.

Starbucks mi yoksa D&R mu$terisimi oldugu
potansiyelini sakli tutan buyuk alisveris merkezi insani aslinda cok ta arzulu
,yada
planlı degil ,Sadece acaba hangi indirimli urunu alayim du$uncesidir bu
Bence siyasetcileride boyle seciyolar(hidden persuaders).”senin
pazarlama yetenegine kendimi biraktim” hadi beni
manipule et der gibidir. Reklamda oldugu gibi “Anı Ya$a”.Aynı İpod
calarindaki parcalarindan hangisini dinleyecegine anlik karar verilebiliniyomu$ gibi...
Ancak kendisini daha cok etkileyen parcaninda potansiyel olarak bir adim onde
oldugu bir ozgurluk , göya bir cok markadan hangisini sececegine karari henuz
vermedigi bir “ozgurluktur”(kelime tirnak icindedir). Zihinsel surecin dumura
ugramasi ve “ozgurluk” hissi .Turk insaninin zihnini calistirmamasina "ozgurluk" denmektedir
Tabii
bu ticaret merkezindeki kimi i$letmeler kendi caplarinda bazi
dekorlarla mu4terinin aklini celmeye cali$tigini,sozgelimi.Bir masanin
yanina bir mumluk ,diger tarafina pahali bir parfum,geri kalaninada
gosterisli bir tencere koyarak akli sira birbirinden farkli nesneler
grubunu musterinin albenisine sunmaya kalkmi$lar.,
Gelelim fiyatlara,”2 alana 1 bedava”,”etiketin
yarisi”,”%40i bedava”,”indirim” anlasilan hic bir seyi tam fiyatindan odememize
imkan tanimayan ,bilakis bolca biz
tuketicileri gozeten ne yüce bir lutuftur bu.Bende gidip meshur filozofun soyledigi gibi; o i$letmeye bana lutfedilen
$eyin sadece %40 lik bedava bolumunu almak istedigimi soylesem sozgelimi.Nasil bir
“yaratikla” karsilastiklarini anlasalar. “yaratik” boyle birsey
olmalı.Dikkatinizi cekerim matematiksel olarak buna hakkim var bana .Turk silahli
Kuvvetlerinin
uyeleri Mlili guvenlik Kurulu toplantilarinda , Bulent Arinca nasil
“Yaratik” muamelesi yapiyolarsa,Bulent Arinc ta gectigimiz gunlerde
Eski DTP yeni BDP uyesi Emine
Ayna icin cogunluk ideolojisiyle bu kadina “yaratik “ demisti.

Ankara'daki alisveris merkezlerinin en
kalabalik bolumu ise Fast food vesaire yiyecek bolumu; .Soyle bir manzara yi herkes gozlemlemi$tir: Evin
hanimi yemek yerken ,cocuklar(ellerinde
oyuncak
tabancalar) saga sola saldirmakla mesgul,evin reisi olan erkek ise
yemegini karisindan hizli yedigi icin haftalik turkcell bedava konu$ma
hakkinin sinegin
suyunu cikarmakla mesgul. Ba$at medyanin yarattigi gundem konuları
disinda kimse kimseyle dogru durust
konusamadigi icin,iletisim cep telefonlari vasitasiyla saglanmaktadir; bu bir
bakıma sacmalamanin limitsiz olmasi hakkidir.Sosyolog Zygmund Bauman’in
belirtttigi gibi “Bir ilişkinin yenilgisi iletisimin yenilgisidir”. cunku
uretilen laftir konusma degil.Ulkemizde populer olan Ek$i sozlukte yazilanlara bakarmisiniz,konulara
uygun dusunce den cok edilecek suslu laflara konu secilmektedir. Hic susmayan
cep
telefonu ,facebookta her an baglantida olunmasi ,en analitik konuda
dahi en sloganci lafi edebilmek en buyuk erdem olmu$.Cep telefonuyla
uzun uzun konusurken buna mukabil uzun bi yaziyi okumaya katlanamayan
bir cep telefonu feti$izmiyle karsi karsiyayizTürkiye cep telefonunu
cok sevdi. Bundan uc yil once bir kizla
ciddi bir konuda konusacagim zaman ben konustukca,
diger elinin cep telefonuyla oynamasi aklimdan cikmami$(belki bi baskasiyla
mesajlasiyodu)..Tamda
Zygmund Bauman’in belirttigi gibi Kizin cep telefonuyla kurdugu $ey
iletisimmi degilmi bilemem ama benimle kurulan ileti$imin "ili$ki
"olarak tanimlanmasi cok zor.Aynen ali$ veri$ merkezindeki Mudo
conceptin kasasindaki kizin tanimladigi gibi
“potansiyel musterilerimizin cep
telefonunu
alip temas kuruyoruz” İstenen $ey habire temas halinde olunmasi.Modern
zerdu$t binadan cikti ve eskisehir yoluna dogru koyuldu.
Eskisehir yolunda bir kitap icin Bilkent
universitesine gitmeyi du$undum.Ogrenciligim doneminde bahceli ile Odtu arasinda cok az sayida bina vardı
.Bugun ise bakanliklar,yuksek katlı apartmanlar,alisveris merkezleriyle
dolu bir eskisehir yolu mevcut.Hepsindeki ortak ozellik yogun bir koruma ve
guvenlik
dahasi ozellikle orta ve ust orta siniflarin oturdugu bu yerlerdeki
yuksek duvarlar ve teller, zaten aynisinin Bilkent universitesinde de
oldugunu
ogrenmem cok zaman almadi.Bu yerlerde ya$amanin on kosullarindan birincisi
Amerika da oldugu gibi bir araba sahibi olmaktan geciyor.Sehrin guneyinde
kosullanmis bu olu$um,kendisini Ankaranin göreceli daha muhafazakar kuzey yakasindan tamamen kopartmis
durumda.Hatta yuksek duvar ve tellerle kendi “miksofobisini” de yaratmis anla$ilan.
Bir yerde okudugum gibi “kuresel sorunlara yerel cozumler uretemezsiniz”
Bu
cumle tabiiki curutulmeyecek bi cümle degil ama manidar da ayni
zamanda.Demek istedigim sorunun Mc Donaldsin yanina Ankara Donercisi
acarak cozulemeyecegidir Potansiyel hirsizi,iti ,ugursuzu,kendinden
olmayani puskurtmek icin orulmus duvarlar bunlar.
Durkhemin
dedigi gibi “kimlik ne yaptiginiz degil nereye ait oldugunuzla ilgili bir
seydir.Daha gun bitmedi Modern Zerdü$t olarak gece saatlerinde bir bara gitmeye karar verdim.

Erkekler marka gomlekli
kollarinda buyuk boy saatler,yaninda bir kizin olmaması hemen hemen olanaksiz(yani
oraya yalniz gitmeyebilir). 15-20 kisilik bir cift grubu dusunelim .Barda
mutamadiyen ciftler temas halindedirler,Ayni ucaktaki anons gibi” dont loose
contack please keep cooparation”.5 dakika bir erkek arkadasiyla ondan sonraki 5 dakika
diger bir kiz arkadasiyla,devamli hic bir konusmanin yeterli derinlige
ulasamadigi(oyle derin bi soyle$iyi barda bekledigimiz yok tabiî ki) bir
yana,aslinda bir konusmanin olup olmadigi belirsizken,arada muzigin ritmininde jest ve mimiklere
eslik ettigi bir ileti$im ritmi,bu kapali kutunun icindeki gercek ana unsur
ise, yari kapali cinsellik,artik “one night stand” den cok “once or twice in a week”
ba$ka
deyi$le rotasyon usulu bir yari kapali cinselliktir bu(ucu hem acik ama
sadecebelli bir zumreye acık); aslinda ayni alis veris merkezinde
gordugumuz gibi "ust sinir " yoktur.Ozgurluk budur.Ama tekrrarlayayim
yari kapali bir ozgurluktur.Belli temel kosullar yerine gelmi$se "ust
sinir yoktur"
ne yapildigi cok ta onemli degildir,bunun tuketilmis olmasidir
onemli olan yapilmi$ gecip gitmi$ olmasidir.Bir ba$ka deyisle elbette bi baksa gun gelir gene bir gece daha bir
telefonla potansiyel bir partner olarak karsilikli hizmet
verilebilinir(baglantida
kal).Onemli olan karsilikli rizayla bunun mesele yapilmamasidir Sehrin
kuzeyinde sapiklik olarak tanimlanan $ey burada mesele bile degildir
Bir paragrafi bulmayan soyle$inin sonunda diger
tarafa gecip bir diger samimiyet ve dostluk gosterisi,ickiden alinan yudum;muzigin
ritmi
ve touch and go….Bardaki bir erkegin,kar$isindaki kiz hakkinda merak
ettigi seyler,irak savasini destekleyen Amerikalinin ,İrak hakkinda
bilmek istediginden fazla degldir heralde(cogunun haritada yerini bile
bilmedigi ortaya cikti).Soylemek istedigim insanlarin tembel,salak
olduklari degil sadece ortami saglanan iklime uyduklaridir.Teknoloji
denen $ey, ili$kiyi olanaksizlastirmaktadir.
Tum bunlar tukendigi
anda ise zaten cep telefonunda hazir kita bekleyen “dostlara” yonelinebilinir.Ama
buradaki ana unsur mumkun oldugu kadar cok insani baglantida tutmak,yer yer
birey olma arzusuna karisan ,benzer olma arzusunu ifade eden “biz” duygusunun
tadini cikartmak. .Bo$a denilmiyor turkiyeyi cemaatler yonetir diye.Bu topluluk
icinde zaten bir cesit Konsensus oldugunu bunun tartismasinin bile yapilmasina
gerek
olmadigidir anlamamiz gereken.MOdern sosyolojinin tanimladigi
"miksofobik" cemaatin disinda yer yer miksofiliye acik bir cemaattir
bu.

Ankara 'nin apartmanlarinda, yada barlarinda ya da alisveris
merkezlerinde duzensizlik hissetmek cok zordur aslinda.Duzensizligin
faydalarini yasayabilen bir sehir degildir Ankara.
Eve donerken taksi soforu "abi sizde ressam tipi var" diyerek,galiba en yeteneksiz oldugum konuda, bana resim yapman degil oyle gozukmemin yeterli oldugunu mujdeliyordu.

Bol "İ$lemli","ileti$imli" gunun sonunda eve dondu Zerdust.


shansal.

Monday, December 21, 2009

Buz Mevsimi

bir orman söyler kuşlarına
onlar yanlış bilir adımı

ocak ayında güneş ve ötede
çöz desinler derinden bir parçayı
onlar yalnız bilir adımı

uğultu,kurt ulur,uzaktan gelen sesler

bir yıldız kaydı o gökten
uyku kanımda gümüşlü zehir
uzak nehirler düşerken hayatıma

gözlerimde en yeni grilikler
çöpdenizden toparladım yeni yüzümü

acı bir söz gibi ölüler geçidinde
yaşasın az önce vurulup düşen başkan

güneyde tırpansız bir şehirde
evraksız bir sahtekardı amcam

onlar bir kitaptan bilir adımı

buz mevsimi
biraz önce
ellerimi yakaladı.

Sunday, October 25, 2009

sirkte bir gece

cüceydi,kördü,
yeşil bir yılandı trapezde

bıçak çekerdi gece yarıları
isimsiz gölgelere

kuşlar alıp götürmeden ruhunu
soluksuz bir limanda
bekleyen yelkenliye

10. Yılında Adapazarı

Geçerken uzaktan baktım sağımda solumda
sessiz telgraf direkleri,ağaçlar,evler

on yıl saydım kağıtlardan,zaman geçmesin istedim
sonunda saymayı bıraktım gözlerimi kapatıp

Düz gidersen istanbul var karşıda,
sola dönersen adapazarı

14-15.10.2009 BODRUM

Yukarı bakıyorum teyzemin bahçesinden
karşı tepede üçe ayrılan ince bir yol
adını bilmediğim otların yumuşak kokuları

biliyorum,başka yerlerde kış

başımın üstünden geçen sessiz bulut ırmağı

Tuesday, October 13, 2009

biraz önce ellerimde zamanı dondurdular
içimi doldurdular ölü bir hayvan gibi

uzarken kenarsız ankara sokakları
gündüzü gecesi belli olmayan

işaretler,silüetler,isim kalıntıları

kırık bir pencere,türküsüz gecelerde
gözleri yanmış saatlerin akşamı

kaçarak bütün okullardan elleri ceplerinde
döndükçe bitmeyen soluk meydanlarında

gayrı bitmez bu kağıdın yazdığı
sıkılı bir yumruk gibi durur avuçlarımda

bitti mi diye sordum henüz bitmedi birşey
tebeşirle adını yazmasam da duvara

bende bıraktığın bir resim soluk yüzlü
ardından dökmediğim bir kuru gözyaşı uzun

Monday, October 05, 2009

Doğum Günüm


Kırmızı tuğlalı birbirine benzeyen evlerin ardarda dizildiği
Yağmurlu bir kentin sabahına
iki katlı otobüsler pembe burunlu kadınları
son duraklara götürürken doğdum ben
ve anneme gülümsedim hemen.

“bak,gri bir gökyüzü” dedim.
elmalı turta ve çabuk olun
ikindi çayını kaçırmamak için az
sonra.

üç istasyon ötede yeraltı treniyle
yuvarlak gözlüklü bir adam oğluna isim arıyordu
"Home Office". "Birth Certificate".

doğuştan göçmen hissederek dolaşmak çıkmaz sokakları
Galiba böyle başlıyordu.

Friday, October 02, 2009

"soyun!" dedim ona ,uzanalım asfalta
oysa çıplaktı yanımda yıllar boyunca
iki nehir geçtik ve çamurdan evler
karanlık uzadı avucumuzda

d.

Wednesday, September 02, 2009

acım memleket kadar

yandım ki küllerimden tanırsın beni iyi bak
ben tanrının üvey evladı ben havvanın öz elçisi
alıp başımı geldim sakin
sana cehennemden selam getirdim
sana çürük elma nektarı...

öfkeli bir gündü saçlarıma değmişti kör makas
sarı bir zarfa koyup dize getirdim saç bağımı
saç bağım gık dememiştir
saç bağım kandırmıştır tanrıyı

bilirim ölüm ustalık ister alın beni içeri
aynalar boyalı gülen yüzler
silsem herkesi üç avuç kir
size öğreteceğim kar teni nasıl yakar
şu içimde çırpanan kuş neden kanatsız
buyumdan büyük korkularım var tıpkı kar kanaması
sana öğreteceğim gergefe kaç harf gizlenir
sus ve dinle ve iyi bak
acım memleket kadar
düşlerim kocaman

Sevda Zeynep Karadağ

Friday, August 28, 2009

Ergin Günçe Özgeçmiş

önce blogcunun notu: çok sevdim ! daha önce yapılmamış olmasından değil, özenle duyguyla işlenmiş olmasından ötürü çok sevdim.

d.

Ergin Günçe
anısına... kendi dizeleriyle k/özgeçmiş...

Ben yeni bir çocuk oldum elmalar asılı her yerimde
Uzun yaz dallarda kendine bir şeyler ekler (1)

Kumral bir Yaz peşimdedir,dolaşırım ben
Altı yaşında tütüne gittim,oğlak güttüm çırak (2)

Öğrendimki Dünya karanlık ve aydınlıktır
Uzundur ve kısadır çengiler ve elemler
Güneş bir mızrak boyudur üstümüzde (3)

Asılı bir kahır olarak başucumuzda
Artan ve eksilen şeyler (4)

Babam atıldı öğretmenlikten
Annem de çok uzun hastalandı
Evimizi bozuk paralarla döndürdüm
Çünkü Babam kamyonla şarap satmayı başaramadı
İlk kez tutuklandım Kapalıçarşı'da
Dokuzundaydım artık ve polise amca dememeye başladım (5)

Sabahları 50 simitten 50 kuruş kazanıyordum
Babam yeniden öğretmenliğe alındı (6)

Kahverengidir herşey ve gözlerde hertürlü herşey yani hayat:1930 lar (7)

Faşizmi çocuklarda anlayabilir
Dayak yemektir serseri bir babadan
Üvey ana,yarı güleç öksüze
Sabunlu eliyle tokadı yapıştırır
Çocuk faşizmi yanağında tanır (8)

Herkes bir cumhuriyettir aslına bakılırsa
Babam bile bir cumhuriyettir ikinci karısıyla (9)

Korkmadım kimsenin devletinden
Ben de elbet Dedemin bahçesinde yetiştim
Kökenim Ateş veToprak ve Su
Üşürsem kendimi yakarım (10)

Sonra birden büyüdük seslerimiz değişti (11)

Duygulu ve sivri bir öğrenci oldum
Ateş okudum kitap yakarak (12)

Uzak yolculuklara, çıkmak üzere gibiyiz
Gözlerimde, çünkü bir tenhalık var (13)

Sokak lâmbalarını tanık gösterebilirim
Yalan söylemem zaten keyfim de yok
Unuttuğum şeylerin adları
Saymakla tükenmez (14)

Benim yüzüm çerkes yüzüdür
Öğünür eğlenirken sam yeli kulaklarımda (15)

Şiir tabanca oldu artık
Bir tarih düşelim şuraya (16)

Bir kuyuya demek istiyorum da işte bir türlü olmuyor
Zordur ölümü getiren gelecekler yaşamak (17)

Her aydın hapse girmelidir
Halkı tanımak, Devleti görmek için (18)

-Sanki biz burda boncuktan sallama örmüyoruz
Koğuşun da bir akşam güzelliği vardır,ülkemiz büyük
Eski bir Bitlis tütününün anıları gibiyiz (19)

Her sıkıya karşı şiir direnecektir
Uyaklı, gür sesli, kekeme, ürkek
Her yönetime karşı başkaldırır aslında
Elemlerin sanatı, Gencölenlerin (20)

Her türlü kavgada umudumun ustası (21)

Türkiye kadar bir çiçek (22)

Her Ölüm bir noktadır, satırbaşı yap (23)

Devrimcilik: artık onu da kendin ekleyeceksin (24)

Her şey gelip geçicidir
Bilirsin, Zaman bile
Her şey bir yağmura benzer
Başlar, Gelişir ve Sona erer (25)

Ben uzağa giderken Dadal uykuda olacağı için
Dört mum yak Gülseren ve bir pasta yap (26)

Ölüm Tanrı gibidir esirger ve bağışlar (27)

Derleyen :Sevda Zeynep Karadağ
Kaynak:
Ergin GÜNÇE /Türkiye Kadar Bir Çiçek / Çağdaş Şair ve Yazarlar Derneği Şiir Dizisi
(1): syf 10.....(2): syf 90.....(3): syf 99.....(4): syf 153......(5): syf 156......(6): syf 157......(7): syf 116......(8): syf 117......
(9): syf 113......(10): syf 100......(11): syf 112......(12): 90......(13): syf 144......(14): syf 14......(15): syf 31......(16): syf 51.....(17): syf 67......(18): syf 81.....(19): syf 152.....(20): syf 86......(21): syf 87...... (22): syf 48......(23): syf 88......
(24): syf 83.....(25): syf 146......(26): syf 94...... (27): syf 144.

Monday, August 17, 2009

Evdeyiz

EVDEYİZ

Günlerin isi elmaları karattı
Kenti de rüzgârı da gökyüzünü de
O odadan o odaya gittim geldim
Gelirler, dedim, evdeyiz
Deniz az ötemizde, balkonda otururuz,
Gelseler bir, kimin geleceği belli değil,
Asfaltın yırtığında Pars adımları
Kaldırımlar geyik ormanı
Pencereye diktim gözümü
Elmaların yerini değiştirdim
Gelseler evdeyiz - temmuz akşamı

Evdeyiz, bir kapı kapanıyor
Açılıyor öbürü, ruhumuzu saklıyoruz
Duvarlardan içeri, dışarıda çitimizi
Aşan kırlangıçlar uçuyor
Kanatları is

AHMET ADA

(Sözcükler Denizi kitabından,
Şiirden Yayınları, 2009)

blogcunun notu:Fas'a gittiğimde çarşıda küçük heykeller yapan bir adam görmüştüm. Çamur, kil, çer, çöp, alabildiğince basit şeyleri karıştırıp çok hoş heykelcikler yapıyordu.Şiirde de bunu arıyorum bazen, en bildik sözcüklerden bir güzellik, bir parıltı yaratmak. "Evdeyiz" de bu duyguyu fazlasıyla hissettim, izin alıp yazarından buraya taşıdım.Kitabı da alacağım...

d.

Boşanma

Küçük bir kavramdın önceleri
Çözülmedik düğmelerin kalmıştı, ölçülmedik caddelerin
Usancın çocuktan kalma bir yüzdü, kızgınlığın ayakta patlayan üç satır küf
Ayakkabıların durmuştu; bana benzemeyen ince topuk
İç organların; pembe, beyaz, dantelli, el işlemeli, benimkilerse yamalı
Mektubun duruyordu ortada, bir kız arkadaşına yazılır gibi boncuklu
Benim hoyrat notlarıma ne demeli? Sana elim bile değmedi

Seni istedim, bir bardak su uçuştu aramızda, bahar geldi oturdu
Eteklerinde her türlü zil çaldı, susturdum, çorabın her yakama dokundu
Elimi tuttun usulca, elimdeki kemikleri, yazdığım, bıraktığım her şeyi
Bana uzandın, göğsümden üç tek kıl öptün, yüzünü sürdün, ana benzedin
Çocuklarımız oldu, usançlarımız doğdu, ekmekleri bölerek büyüttün durdun

Günler üst üste patladı, şafaklar harladı, kırmızı bir alevdi yaşadığımız
İstemedik buluştuk, istedik olanca insan girdi aramıza, yaşamımızın hepsi
Mektuplar geldi, sular içildi, akşamlar uyundu, bir pul damgalandı öbür ülkemize
Neyin kavgasıydı anlamadık, yüzümüzü değiştik sonunda
Ayrılmaya hazır değildik, karıştırdık gün bitiminin, sonra kışların orasını burasını
Biz yanılmadık, çakıl taşları yanıldı, yalnayak bastığımız
Bir sokak lâmbası yandı, ayrı geçtik gecenin ortasını

Şimdi ayrı bir evde kendi yüzümüzü
İstemeden maske yaptık, çizdiğimiz sonbahar resmine
Çocuklarımız ölü taşlar gibi durdu
Yaşadığımız günlerse bir defter sayfası, iki kaleme gebe
Bakmak gerek içilen tüm şarap tortularına
Kiremitler alalım, odalar kuralım, yuva üstüne yuva

HÜSEYİN PEKER

(Hüseyin Abi, izin almadım kusura bakma, "sil" dersen hemen silerim.
d.)

Thursday, August 13, 2009

neredesin, neredeyim, neredeler...

ey dost, ey beni benden alıp aklımı uzak diyarlara götürecek şahsiyet...böyle biri var mı gerçekten ve eğer varsa nerede?

ben neredeyim? kaç beklentim var, kaç kez aynı bahçeyi sulayabilirim güneş batmadan? bir yetişme telaşı...

onları otobüsün penceresinden görmüştüm, topluca biryerlere gidiyorlardı...güle oynaya...neşelerine ortak olmaya yaşım yetmedi...1969'un o sıcak yazı, odtü'de bir bölümün önü, o güzel yüzlü kızlar oğlanlar nerededirler ki acaba şimdi?

her türlü kayıt, bir yetersizliğin öteki adı...

Thursday, June 04, 2009

uykuda yakaladı göğsümü
bir uzak memleketin soluk havası

sabaha karşı kuşların geçiyor
sessiz bahçelerimden

içime çekiyorum, büyüyor
uzaktan kulağımda bir orman sesi

baktıkça kör oluyorum akşamına, bilmeden

söylesem bir bir
aklımda kalanı

inanır mısın gözlerime?

30.04.2009

Friday, April 24, 2009

BAYRAMA GİTMEYEN ÜÇ ÇOCUK

1. Ç ı r a k

Denize sapa suratıyla karmaşık bir çocuk olan çırak
Gözleri ince tuzaklar, güneşli delilikler peşinde
İçinden ağlama teneffüsü’dür şimdi
Vietnam, Filistin, İrlanda

Tam kuşlara buğday serpme saati
Savaşları okuyor renkli gazetelerde

Annesini Perşembe gömdüklerine göre,
Daha bir haftadır böyle algın
Islak, sarı toprak, günlük kokusu
Kuru, kanlı toprak, barut kokusu

En iyisi büyümeden buralardan kopup gitmek
İşçi mi korsan mı bir şey olmak üzere
Bir kereste motoruyla ormanlık bölgelere
Bu ilk alıştırması
Dişlerini kenetler, çıkar gider çırak

İlerde kesilecek başları düşünür
Erken mi yoksa daha düşünmek için?

2. Ö ğ r e n c i

“İnsan bir aşk bulmalı onu yaşamalıdır
“Geometri de, beden eğitimi de hiç ve boşuna
“Esnetir Tarih, takma dişleri sarı ve üstelik Coğrafya
“Şimdi okuldan sansar gibi çıkmalıyım
“Koşup dağılmalı Mayıs bayrakları dalgalanan kente
“Bildiri olup dağılmalı insan büyüyünce
“Şimdi bu sıkıntıyı kuşlara savurmalı
“İki ölüm boyu yüksekte salınan bir uçurtma
“Gel be ipimizi koparalım, ev ve iştah da ne
“Yeni bir töreye doğru yeni bir donanma
“Başka bir ulus belki, başka bir ülke
“Tanrıyı ekmeğe göre yeniden tanımlayalım
“Yeni bir yürek için zaman ve kalkınma
“Olmazsa yıkılalım, kim bu sıkıntı her zaman göğüste
“Olmazsa olmasın, amcamda bir tabanca var
“Ve çok sever beni
“Nasılsa vururum birilerini!”

3. T u t u k l u

burda okul bile var remziye teyze
dayak bile yiyoruz öğretmenimizden
birdirbir oynuyoruz kimseye görünmeden zeki diye
bir çocukla ben
onunku da hırsızlık fakat çok komik bir suratı vardır
şişmandır ve durduğu yerde güler
ömer abi var yozgatlı bir gardiyan vurmaz insana
vurur gibi yapar
ötekiler herkes döver bu koğuşta
dokuz çocuk olduk babası yurtdışında
sürgüne dağıtıma gitti ötekiler hep
elli kişi mi ne kaldık
kimisi de çıktı bu zeki de gider yakında
herkes burda kediyi tekmeler minnoş diye bir kedi
var
beni ise yalar o da elimi ve yüzümü yalar iyi severim
cepçi olan yeni çocuk adını garip koyalım bu kedinin
dedi de
dedi annadın mı diye tutturdu garip diye bir kedisi
ölmüş eskiden
bu dünyada amma tuhaf çocuklar yaşıyor
kafam çok kızıyor ama ben burda herkesten
küçüğüm tabi ve marangoza ancak yazarlar yaz
bitince
ve burda kalırsak
o zamana kadar babam bile dönmüş olur belki

karpuz istedi canım bugün bir de eşki elma
vardır ya vardır ya kiraz getirseniz biraz belki
sokmazlar kantinde var derler çünkü
parayla ya da işle satarlar
sen gene getir iboyu ben uzatır elimi severim
minnoşu da getiririm görüşünüze
biraz gıdıklarım sana da bir boncuk işlettim
burada en güzel yapan cafer ağaya
havalar ısındı remziye teyze ve çok pislik buralar
ister zahmet etmeyin ister cuma günü gelin
babamdan mektup getirirsiniz

dün burda üç abiyi asmışlar
suç anayasayı devirmek

zor mudur acaba asılmak

hepinize hoşça selam eder ellerinden öperim

Ergin Günçe
1973

Friday, April 17, 2009

ÇIPLAK DAĞDA BİR GECE

Kötü adamlardı,çok kötü hem de... işlerini saldıkları korku üzerinden yürüttüler hep. Öyle korkuttular ki insanları, olduklarından da güçlü zannedildiler. İleriki yıllarda her türlü baskı rejiminin sembolü haline geldiler. Hem istibarat topluyor hem de operasyon yapıyorlardı, "dur" diyenleri, denetleyenleri yoktu.Basit ihbarlar çoğu zaman temel kaynaklarıydı ve kanıt yaratmak konusunda uzmandılar. Bir kitap, bir mektup, bir kalem, ...onlar için herşey kanıttı. Sabahın erken saatlerinde kapıya dayanmalarıyla da ünlenmişlerdi.Günümüzdeki basit özentileriyle farkları yaptıkları çok ağır işkenceler ve alıp götürdüklerinin meçhule erişmesi idi.

Wednesday, April 15, 2009

ÇOK TUHAF SORUŞTURMA

Baslı rejimlerinin ortak karakteristiğidir: Önce bir SUÇ yaratılır, sonra o SUÇ a uyacak SUÇLU bulunur. Arama, tarama, delil toplama,ortaya delil saçma,gözaltı,sorgu, mahkeme... mümkün olduğunca sahte bir şeffaflıkla gözönünde yapılır. ZANLI ile SUÇLU aynı kişiymiş gibi gösterilir. Amaç, toplumun az ilgili düşük bilgili kesimlerine, bu SUÇLU larla ilgili bir zayıf KANAAT NOTU verdirebilmektir. Bu çemberin tamamlandığına inanıldığında işlemler yavaşlar, gevşer,çözülür. Toplumun az ilgili düşük bilgili kesimini yönlendirmek için ORTALAMA AKLA HİTABET konusunda muvaffak ortaboy KANAAT ÖNDERLERİ itinayla seçilir.Bu KANAAT ÖNDERLERİ'nin ortak özellikleri kullanıldıktan sonra gözden çıkarılabilir olmalarıdır.Yazdıkları gazeteler,şakıdıkları müsvedde televizyon kanalları, ait oldukları topluluklar ve hatta partiler için hiçbirisi VAZGEÇİLMEZ değildir. Eldeki tüm insan kaynaklarını bir atımda harcamamak adına bazılarının TOPA GİRMEMESİ,KENARDA BEKLEMESİ sağlanır. Çok büyük olduğuna inanılan ASLAR ise final için saklanır,final planları son dakika golleri ile bozulursa, ortaya çıkartılmazlar.

GELECEĞİN de kendi mahkemesi vardır, yargılar ve ağır hükümler verir. Bu hükümler ahlakı olana çarpar, ahlaksızın durumunu değişmez bir şekilde tescil eder. GELECEĞİN MAHKEMESİnde temyiz, avukat, savcı...yoktur.Ama MAHKUM vardır, EBEDİ MAHKUM.

Monday, March 16, 2009

Lucid Nation

Lucid Nation, sanki bir Sonic Youth şarkısının adı gibi (belki de hakikaten öyledir) eskisi gibi sözcük kurcalama huyum kalmadı, güzellikler gelsin de nereden gelirse gelsin.İşin ilginci adlarını ilk nerede duyduğumu da hatırlamıyorum. Allahtan myspace var, bir gıdımlık dinliyorsun, "aaa böyleymiş şöyleymiş" diyorsun kendi kendine. Lucid Nation'u ve solistleri Tamra'yı birilerine benzetmek mümkün, ama duruşu sağlam her sanatçıya olacağı gibi, onlara da bu tür benzetmeler yapmak fevkalade ayıp olur. Web sayfalarında sıkı gruplara açılış yaptıklarından bahsediyor, belki rock tarihinde bir yerleri bile olmayacakken, uzak sahillerde yaşama tutunmaya çalışan isimsiz gemiciler gibi yaptıkları işe tutunmaları çok hoşuma gitti. Müzikleri mi? Özellikle pazar sabahları boş sokaklarda amaçsız gezinirken kafamın içinde çalan türden.Henüz bir albümlerini alamadım, ama alacağım ve imzalatacağım, belki de ilk imzalı plağım olacak yüzlerce plağın arasında.

Wednesday, March 11, 2009

Darwin ve Saat Kulesi

"Seçilmiş" ler olarak, şehrin meydanındaki saati durdurabilir, değiştirebilir ve hatta aksi istikamette dönmesini sağlayabilirsiniz. "Zaman" bundan etkilenmez, kendi çizgisinde ilerlemeye devam eder. Bugün çok eğleniyor olsanız da, yarın güldürmeyen bir şaka olarak hatırlanabilirsiniz.

Friday, February 06, 2009

bir kuru sessizlik görünür karşı sahilde
yıkılmış bir kalenin adı saklı içimde

geceye dökülen sular,
sarı beyaz bir fener

zaman bitiyor hafız
sen de sula güllerimi
zaman bitiyor hafız
kesme artık sözlerimi.

06.02.09

Thursday, January 29, 2009

THE BEATLES vs.THE ROLLING STONES

Beatles ve Rolling Stones arasındaki 8 farka bakalım:

1. Beatles kurulduğundan beri (Hamburg dönemi ve Sheridan'a eşlik sayılmazsa-ki sayılmaz) 4 kişidir. Stones 5.

2. Beatles'ın büyülü bir 4'lüsü vardır, o dörtten birini çek, büyü bozulur. Stones'da ise sadece 3 eleman aynı kalmıştır, gelenler ve gidenler olmuştur.Bu gelen gidenlerle "büyü" bozulmamıştır çünü gruba ait bir "büyü" yoktur.

3.Beatles deneycidir, Stones gelenekçidir. 1965'den dağılana kadar Beatles üyeleri farklı seslerin peşinde koşmuşlar ve ortalığı birbirine katmışlardır. Stones bunu 2 albümde (Their Satanic Majsties Request ve Black and Blue) denemiş, eline yüzüne bulaştırınca güvenli topraklara geri dönmüştür.

4. Stones için temel referans Muddy Waters'dır, Beatles için böyle bir isim saymak imkansızdır.Referanslar çok çeşitlidir.

5.Parçalarını cover yaptıkları adamlara parça coverlatmayı başarmıştır Beatles, taklit ettikleri her türde orijinali aşmayı başarmıştır. Stones'un orijinali aşma gibi bir derdi olmamıştır.

6.Mick Jagger Rolling Stones'un sesidir. Beatles'ın sesi yoktur, farklı parçalar (oran olarak eşit dağılmasa da) farklı üyelerin vokali ile tarihe geçmiştir. Stones albümlerinde ise tek tük Bill Wyman ve Keith Richards vokalleri duyulur.

7. Beatles belki zamanında belki zamansız dağılarak bir "tadında bırakma" hali yaratmıştır, Stones ise özellikle 70 ve 80 lerde sık sık "tadını kaçırma" durumlarına sebep olmuştur.

8. Beatles üyeleri dağılma sonrası solo albümleri ile birer isim olarak müzik dünyasında yerlerini almışlar, bunu yaparken de Beatles mirasına yaslanmamaya gayret etmişlerdir. Beatles üyelerinin tek başlarına varolmak gibi bir kaygıları ve bunun için verdikleri savaşları olmuştur. Böyle savaşarın olmadığı Stones'un üyelerinden solo albüm denince akla Mick Jagger gelir.Jagger, Stones ile yapamadıkalrını solo albümlere sıkıştırmaktadır. Keith Richards'ın da klüp havası veren hoş solo albümleri vardır ama hepsi o kadardır. Oysa Beatles üyeleri özellikle 1970-75 arasında solo albümlerle sayısal-sözel her türlü başarının yakın takipçisi olmuştur.

Tuesday, January 20, 2009

İkimiz Bir Fidanız

dolmuşa bindik, hareket etti...havada iki ağır kok, döşemelerin naylonu ve benzin kokusu. esen rüzgara göre birisi artıp öteki azalıyor, sanki yarıştalar. bakanlıklar, kızılay,sıhhiye, dolmuş dışkapı'ya kadar gidecek.cızırtılı bir hoparlör, onun sevmediği bir müzik.zafer çarşısını geçiyoruz tam, yenielrde moda olan o şarkı başlıyor:" ikimiz bri fidanın..." benim hoşuma giden ince bir kadın sesi, aşk nedir sevda nedir bilmesem de bu şarkı içimde bilmediğim bir yere dokunuyor. dolmuş biraz ileriden sola dönse, onun bir zamanlar kilitli kaldığı askeri binanın önünden geçiverecek. dönmüyor, düz gidiyor. aklımda demin dinlediğim şarkı, bir itirafta bulunuyorum "ben çok seviyorum bu şarkıyı..." yüzünü buruşturuyor, "ben sevemedim" diyor. şuna bak, sanat müziği desen değil, türkü değil, sözlerde bir sürü gramer hatası, düşük devrik cümleler. Nersinden baksan hibrid bir müzik bu." "Hibrid" lafını anlamadığımı farkedince ekliyor: "piç bir müzik bu" yıllar sonra, bir araba yolculuğunda radyomuza yeniden düşen bu parçayı bu kez seviyor. benim aklımda ise yaptığı tanımlama...içinde herşeyden var, piç bir müzik...tıpkı türkiye gibi, türkiye'nin müziği.ikimiz bir fidanın güler açan dalıyız...hepsi bu kadar işte, başka söze gerek yok.

Friday, December 26, 2008

güneyde bir taşa yazılan ne varsa
akşamüstü uzar gider yağmurum
zambaklar rüzgarda sallanan

oturdum kendi kuru nehrimin
soğuk kıyılarında
ismini bilmediğim
bir gül için ağlıyorum

Saturday, November 29, 2008

dokunmaz hiç bir güneş
içinden yanan sakallarıma

gözlerim sarı bakar gecenin içinden

defterlerde adı kayıp bir yalnız adamım

dönerken güz yolları uzak pencerelerde
bitmeyen bir suça yazılmış adım

d.
29 Kasım 2008

Thursday, October 30, 2008

Orta Yaşlı Bir Yazarın Cumhuriyet Bayramı Konulu İlk Şiiri


Şiirin konusu bir Cumhuriyet Bayramıdır
Herkes bir cumhuriyettir aslına bakılırsa
Babam bile bir cumhuriyettir ikinci karısıyla
Bakmayın yoksul bir emekli olduğuna
Bizi öfkeli ve tedirgin büyüttü

Renkleri iskambilden aşırılma izciler
Kızmasınlar şimdi bana. Biz de o oyunlara düştük
Uykusunu almamış askerler
Bıyıkları burulu at polisleri
Yelekli belediye başkanları ve süslü valiler
Herkes kendine göre bir cumhuriyettir

Herkes bir cumhuriyet kurabilir bahçesine
Önemli olan istek, plan ve malzeme
Çalışmak ve yükselmek yüreklerde çıngırak
İster ısırgan otları bürüsün
İster öksürük çiçekleri süslesin
İster karpuz kes otur ve ye, kendi bahçendir

Tarlalar ve Fabrikalar dolusu bir halkın kalkışması
Kurduğu zaman fakat kendi öz uygarlığını
Başka türlü sesler geliyor bandodan bile
Giderek anlam kazanır her türlü cumhuriyet
Yoksa bir şair niçin ve nasıl yaşasın

Aksi halde cumhuriyet konusu
Hoyrattan kurtaramaz kendisini ve bayatlar
Şablonla yazılan saçma söylevlerde
ve İzci arkadaşların şapkalarında

Durum işte budur
Saygıdeğmez düşmanları şiirimin
ve Cumhuriyetçi dostları kahkahamın
Ben sakallı söylerim sözü
Yarına inanmasam bugünü kurcalamam

Ergin Günçe
1976

Kilink

çok korkardım ondan,ortada o kadar korkulacak şey varken korkmak için neden onu seçtiğimi bilmiyorum. evlerin açık camlarından girerdi, kadınlarla ya sevişir ya da onları öldürürdü ( kadınları çözmüştü :) ) uzun da bi rtabancası vardı. filmlerini filan izlemedim (izin yoktu) ama fotoromanlarını alıp yarısına kadar okurdum. bir sürü filmi çekilmiş ve sonra çoğu kaybolmuş, şimdi hepsi birleşince bir film mi ne ediyormuş. yanılıyor da olabilirim, böyle kalmış hatırımda.
bloglar açıldı, ben de açılışı Kilink ile yapmak istedim.

Sunday, October 26, 2008

Engelleme-2

Ben de sadece bana oldu sanmıştım.Tüm blogları kapamışlar. İçlerinde kelebeklerden, kedisinden, gitarından, eski sevgilisinden, yaptığı pastadan,dinlediği son albümden filan bahseden yüzlercesi var. Ülkemin ilkelliklerinin bitebileceği beklentisi ile yaşıyorum uzun süredir. Ne zamandır? Şu: 1977sonbaharında Esenboğa Havaalanına uçakla iniyorum, Almanya'dan.Alanda elektrikler kesiliyor, iniş gecikiyor, gerilim oluyor. 4 uçak aynı anda iner, bavullar için bant zaten yok, getirip yığarlar bir salonun ortasına.Dışarıda pis bir yağmur biryandan.Işıklar bir yanıyor bir sönüyor.Havaalanı değil toplama kampının girişi sanki. 2 senedir uzak olmama rağmen çocuk aklım bu ilkelliği kabul etmek istemedi. Hala da etmiyor. Ülkeme ait bütün ilkellikler bitmeli.

Friday, October 24, 2008

Engelleme

Blogum engellendi.Açmaya çalışılınca bu yazı çıkıyor.Hayırlısı bakalım...


Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.

Access to this web site has been suspended in accordance with decision no: 2008/2761 of T.R. Diyarbakır 1st Criminal Court of Peace.

Tuesday, October 21, 2008

16 MART KATLİAMI

evet, bir soğuk bir ankara sabahında radyodan duymuştum olan biteni, o an hala aklımdadır. üniversite'de öğrencisin, eğitim alma çabası içerisindesin ve tepene bir bomba. elbirliği ile. bu olay yapılışından beri hiç gizli kalmadı, daha ilk yıllarda yapan isimler anılmaya başlamıştı. şimdi gazeteler 'zaman aşımı' na uğradı diyor. dava açılamayacak, faillerden birisi "ben yaptım" diye ortaya çıksa bile suçlanamayacak. belki de gazetelere mülakat filan verirler,anılarını yazarlar. nasıl olsa 'tehlike geçti'. böyle bir olayın zaman aşımı olur mu yahu, zaman bunun üzerinden aşabilir mi? zamanı bunun üzerinden aşırtabilen bir YAZARI TARAFINDAN SANSÜRLENMİŞTİR?

Monday, October 20, 2008

eski gemi,yeni rüzgar

sevgili günlük...kimse beni uyarmadı, şimdi eski bir gemi olarak kayalara çarpmış gibi hissediyorum. 4 bir yandan hatta varsa eğer, 5 bir yandan kuşatılmışlık duygusu. giderek daralan bir hayat. bir oda istiyorum, yalnız kalmak ve yazmak için, sürekli anonim olmaya, ortalarda olmaya zorlanıyorum.kasabada bitmek bilmeyen bir soytarı düğünü ve kalk oyna diyen taşralıların düşük değerlerine gark oldum, gazeteler bunu da yazar mı? kaptan olsam gemimle batarım, fare olsam gemiden kaçarım, ben çürüyen geminin ta kendisiyim. sevgili günlük, bana erzak, pusula, biraz da rüzgar gönder.

Tuesday, October 07, 2008

Adalet ve Denge

aslında adalet ve denge gibi önemli konularda yazmak isterdim. konuya şekil olsun diye terazi resmi ararken bu bacıya rastladım. yazacaklarımı bir an unutup kadın memesinin önemi hakkında laflar etme kararı verdim. sayısal olarak erkek memesi ile aynı olsalar da, ebat, işlev ve süreç açısından önemli başkalaşımlar gösteren kadın memesi bugünkü konumuz. efendim, genellikle iki tanedirler biliyorsunuz, tek ya da hiç tane de olabiliyorlar, meme kanseri diye bir şey duymamış olacak kadar öküz değilsiniz, diy mi? meme kanseri...ölümcül olabilir, tek memeyle ya da biyopsiyle kurtaranlar şanslı sayarlar kendilerini. demek ki neymiş, o memelere sahip olmak bir de risk içeriyormuş. risk, değeri (genellikle ) artırır.

memeler, kadın memeleri. ayıp olmasın diye "göğüs" filan da diyorlar, "meme" lafı fazla "halk" a ait gibi, ondan mıdır acaba?gereksiz popülizm yapmayalım, geçelim. önemli işlevlerini biliyoruz, ergenliğini geçmiş ya da tam orada saati takılmış erkekleri uyarmak dışında,aç çocuk doyuruyorlar. bu kısmı çok önemlidir, eğer iyi çalışırlarsa bir bebeği (hem de çok sağlıklı bir şekilde) bir yaşına kadar büyütebilme ihtimalleri var.

kendi içlerinde bile farklı ölçüleri var, onlar için hazırlanmış özel kıyafetler var, her "size" ın farklı meraklısı var. bir fetiş nesnesi midir? evet, kesinlikle öyledir.
bir denge unsuru mudur peki? aslında değildir, iyi incelersek (izin verirse sahibi) yan yana duran ikisinin bile birbirine tıpatıp uymadığını görürüz. iyi bakılırsa canlılığını korur mu? evet,korur, bir bahçe gibi de düşünebiliriz bu aşamada memeleri.
en hassas soruyu sona sakladım, "çok oynarsak bozulur mu?" evet, her hassas şey gibi formu da ayarı da bozulabilir. tadında bırakalım.

Monday, October 06, 2008

Borsa Çökerken

Şimdi efendim, eğer kurgusunda (kaderinde) "çökmek" de varsa, çöktüğüne hadi üzülmemek demiyelim de, şaşırmamak gerekir en azından.Ünlü Türk düşünürü Nasreddin Hoca'nın dediği gibi : "Doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?"



Durum basite indirgenmeye son derece müsait:Birilerinin elinde para var, çok para, bu parayı bir takım adamlar alıp başka ihtiyacı olanlara veriyor, ve bu işten her halukarda kar ediyor. Edemezsin efendim, bir yerde gelip tıkanır. Tıkanacağını (teorik olarak) kendileri de biliyor, bu eşşoğlueşşeklerin çoğu dünyanın en iyi okullarından mezundur. Pratiğe gelince, bir ağlama, bir feryad. Durum basite indirgenemeyecek kadar da önemli, parası az ve idarecileri (bizimki gibi) cıvık ülkelerde bir sürü insan fazladan yoksullaşıyor, bir sürü çocuk sokaklara terkediliyor, bir sürü kadın orospu oluyor. Neden? Bazı adamlar parayı da tıpkı bir mal gibi döndürüp dolaştıralım derken testiyi ellerinden düşürdükleri için.



Bu yorumu günlük gazetelerden birisinin internet sayfasından aldım. Yazanı tanımam, ama bana uydu son derece: "Adamlar ellerinin arasına başlarını koyup düşünüyorlar ya, keyif alıyorum.1500 dolara öğle yemeği yiyorlarken milyonlarca yoksul kuru ekmeğe muhtaçken dünya umurlarında değildi.Biz zaten alışığız.Yoksulluk kaderimiz değil ama bu adamlar yüzünden,üretmeyenler yüzünden zordayız. Yazan:Ahmet Baş"

Sunday, October 05, 2008

Laura Nyro

Laura Nyro, bugün ne doğum ne de ölüm yıldönümü. Ama hep aklımda. Kıymet kadir bilmemenin ne kadar fena bir davranış tarzı olduğunu müzikseverin yüzüne çarpan albümleri var, "daha iyisini bulursan ona takıl" diyebilecek kadar iyi (dememiştir muhtemelen ya) sahne performansları var, soul, jazz, gospel,folk, hepsinde yazılmış birbirinden güzel şarkılar var, üstün bir piyano tekniği ve adamı alıp götüren bir vokal var...ammavelakin albüm satışı, ilgi, sevgi, merak yok..." lan müzik dinleyicisi, o...çocuğu musun sen?" diye sormak geliyor ara sıra aklıma? Neticede Laura Nyro 1997 yılının Nisanında 50 yaşında kanserden öldü gitti. Plaklarını sorduğum bir new york plakçısı bakışlarını değiştirerek ve uyuşuk gözlerini parıldatarak bakmıştı bana. Bu parıltı, Laura Nyro'ya ait işte. Plaklarını almasanız da , adını hiç anmasanız da, azınlıklar ve onların gizli kodlarında bir parıltı olarak yaşıyor, Nyro ve onun gibiler.

Wednesday, September 24, 2008

Darwin'e Duyulan Öfke

Darwin'i tanımam etmem, ama sanırım şöyle dediği için çok kızıyorlar kendisine. "Artık maymun değilsiniz, dolayısıyla bu yaptıklarınız, söyledikleriniz maymuna yakışsa da size yakışmıyor"

Tuesday, September 16, 2008

RICKLER ÖLMEZ!

pink floyd...tıpkı şimdi adlarını vermek istemediğim başka birkaç grup gibi onlar da gözüme bir müzik topluluğu gibi değil de bir serüvenin elebaşları gibi gelirdi. dinledim, etkilendim, çok sevdim, söz söyletmedim, sıkıldım, uzun süre ara verdim, yeniden dinledim, eskisi kadar sevmedim, yine ara verdim, daha eskilerine gittim, yeniden sevdim...pink floyd benim için gel-git lerle doludur. "nasıl adamlardır bunlar, hele ki ilk dönemlerine müzik yaparken neler hissederlerdi,aralarında ne konuşurlardı" diye merak ettim durdum. rick wright; orgcu, klavyeci, öne çıkmayan adam, syd'den sonra grubu ilk terkeden adam, sonraki birleşmelerde ortalarda hep...rick artık yok. muhtemelen rock'n roll cennet çayırında syd ile akşam çayı içiyorlardır. bizim gençliğimizi de yavaş yavaş öldürdüklerini bilmeden, göçüp gidiyorlar.

Monday, September 08, 2008

Marquee Moon

1970'lerin new york'u nasıl bir yerdi acaba? gidip ortamlarına dalamadığımıza göre, muhtemelen bize nasıl gösterildiyse öyle bir yerdi. en azından bizim için. müzik kısmına bakacak olursak, ingiltere hareketli, amerika'da soul-funk almış yürümüş, rock adına 10 sene önceki müzikleri biraz değiştirip çalmak dışında pek bir şey yapabilen yok. metal ingiltere'den fırlamış, punk'da oradan fırlayacak, amerika kendi orta sınıfının bayıcı müziği ile ikindi uykusuna dalmakla meşgul. tam bu sırada fırlıyorlar işte, belki de beach boys a tersinden gönderme yaparak neon boys adını alıp. sonra television oluyorlar. aslında television demek amerika demek. ama referansları avrupa, esas adamları soyadını "verlaine" yapıyor ve macera başlıyor. patti smith müzik aleminin içindedir, cbgb adında bir klüpte çalıp çorba parasını çıkartmak mümkündür, şarkı sözleri eski şairlerden gelen esintilerle yazılır, bestelerde 60'ların sıkı grupları ve uzun rifflerde john coltrane imdada koşar. ama işte gitar tonları, uzun, temiz, bir pırıltı ile bir iniltinin kesişme noktasında çok özel gitar tonları. uzun tekrarlar, nevrotik bir vokal,normali buymuş gibi anlatılan rahatsız temalar. işte television ve belki de en iyi albümleri, marquee moon.

Saturday, September 06, 2008

"Blog ihmali ve istismarı " suçundan bana kesilen cezamı vezneye yatırdıktan sonra yeniden yazmaya başlıyorum. Sabah sabah bir Nico albümü ediniyorum. Aklıma sakin bir cumartesi sabahı için türlü çeşitli müzikler gelse de, nedense Nico hepsinden iyi ses veriyor. Bu kadın iğreti idi, sallanırdı, yalan söylerdi, ingilizcesi bozuktu, sesi kötüydü, şuydu buydu...Yine de Velvet sonrası kensisine çok özgün bir yer bulmayı başardı.İşte şu anda çalan "Camera Obscura" son derece güzel bir albüm. Her türlü piyasa ilişkisinden ve ticaretten uzak son derece kaliteli albümleri var. Referans olucu, ufuk açıcı. Alman olduğu için mi sanattaki bu yaratıcılığı, bilemem? Bisikletten düşerek ölen ilk ve tek müzisyen olmak gibi bir ayrıcalığı da var, orası işin tatsız kısmı. Nico dinliyorum, beni yanıltmıyor, yaptığı müzik Velvet'ın uzağına gitti yıllar içinde, ama çok hoş, bambaşka bir ses. Her gün dinlenmez bu, özel günlerde dinlenir, tıpkı Talk Talk'ın "Spirit of Eden" ı gibi, Orange Juice'ın "Texas Fever"ı gibi. Nazz'in ilk albümü gibi...Üşenmeyip bunları da yazayım. Hey blog, geri döndüm!

Wednesday, August 13, 2008

prag,sisli sehir...insan burada kaybolabilir,kaybedebilir, kazanamaz pek, rantin ve kazanmaninsehri degil gibi gorunuyor...karl kopruunden gecerken hradcany deki evindegeceyarisi max brod ilebulusmak icin cikn kafkaydusluyorum...prag turislerle dolmus, bir yuzyiloncesinin o muhtesem siyah beyazligini yitirmeyebaslamis...almanca ve cekce degil bambaska turistdilleri konusuluyor sokaklarda...kucuk hediyedukkanlari, satilik bir suru ivir zivir. bir nevihayvanat bahcesi sendromu...ne mi demek bu? hayvanatbahcesindeki fil ne kadar fil ise prag da o kadarduslerimin sehrine uydu goruntusu ile...ama yine de,kafka, isgaller,jiri menzel in o unutulmaz filmi: "sIkdenetlenen trenler"...slav ve germen kulturlerininarasinda kalmis,jan palache in kendini yaktigi vaclavmeydani...gezmesi kolay bir sehir, anlamas zor...josefov...yahudi mahallesi...golem efsanesinin dogdugupinkus sinagogu, haham Low un korkunchikayeleri...karanlikta gri beyaz sokaklarda golem ingece insanlarin onune cikip onlara yasamlarinin sonbuyuk korkusunu yasattigini dusundum...ne guzelbiroyku, hele ki anne sozu dinlemeyen yaramaz cocuklaricin...
10.11.2003

calisma odasinin perdesini aralik birakmisim (oysa sIkIca kapatmaliydim) camdan disarinin karanligiabakiyorum simdi biryandan da,karsidaki yasak bahceye... Kocaman agaclarin siluetleri gorunuyor bahcenin birkenarinda, ruzgar esiyor, ellerini acmis isimsiz bir tanriya yalvarir gibi sallaniyorlar... neredeyse butun yapraklaridokuldu sonbaharla ama yine de ruzgarda kipirdayan yapraklarin sesi geliyor sanki... bir hisirti,sonra sessizlik...tek tuk arabalar geciyorama biliyorum ki 1-2 saat icinde herke uykuya dalacak, sonra ben pencereden uzaklara bakip bu karanlik kent ormaninda bir fener arayacagim...
disarisi soguk olmali, sokaklarin sessizliginden anliyorum bunu!
hergun gectigim sokaklar,ellerim ceplerimde surekli...

Golem Efsanesi ya da çamurdan adam yaratmak

işiniz ne, okuyun!

"That is what I will do!"; Rabbi Loew said tohimself. "I will create a Golem to help the peoplewith their work. Then the grownups will not be sotired at the end of the day. And the children willhave time to play. A Golem could also patrol the cityand keep law and order.""How much will a Golem cost?" Great Rabbi Loewwondered. Then a big smile came on his face. "Having aGolem will not cost much," he said. "A Golem will noteat, drink, or work for money.""But how can I make a Golem?",thought Great RabbiLoew. He began asking all the great thinkers he knew,"Do you know how to make a Golem?" From door to doorand store to store he went, asking, "Does anyone knowhow to make a Golem?"One night he was reading the Cabbala, a holy book,and learned how to make a Golem. The Cabbala said, "AGolem must be made of the sticky clay from the bank ofthe Moldavka River. Make the face, hands and feet outof clay. Roll it over on its back. Walk around theform of clay from right to left seven times." As youwalk around the form, shout, "Shanti, Shanti, Dahat,Dahat!"
10.01.2005

geçen cumartesi posta caddesinden aşağı yürüyordum, elimdeki torbalar elektronik alet edevat dolu, birden yürüyormuşum değil de, sanki iki kolumu yana açsam uçabilirmişim gibi hissettim. bir duyguydu, geldi geçti, neydi acaba???

Wednesday, July 02, 2008

ilgisizlik

blogum okunmuyor...hadi "az okunuyor" diyeyim. ..çok az...zaten şuraya yazdıklarımdan kime ne. üç beş fikir karalaması dışında kimsenin derdine derman olacak birşey yazdığım inancında değilim. dünya bloglardan yönetilmediği gibi, kurtarılmıyor da. benim blogum değil mesele, genel anlamda hiç bir şey okunmuyor...otobüste, metroda filan, ellerde tutulan ucuz bulvar gazetelerinin bile okunmadığını farkediyorum. eskiden karşı sırada oturan adamın gazetesine kaçamak bakışlar fırtatılırdı, özellikle de şehir katları vapurunda. o bakışlar da yok artık, herkes önüne eğmiş kafasını, bir tür uyanık uyku durumu içerisinde. iyi bi rgünümde isim metroda açıp birşeyler okuyorum, her seferinde de alışkanlık oldu, kitabımı açmadan önce "başka okuyan var mı?" diye hızlıca vagonun içine göz atıyorum. Genellikle hiç yok, bazen de belediyenin dağıttığı ücretsiz gazetelere bakanlar oluyor. Haftada bir ya da iki kez kitap okuyan biris oluyor vagonda, ve çoklukla kadın oluyor. "kadınlar okuyor" diyelim mi? metroda en azından, evet, ellerindeki de roman ya da öykü kitabı oluyor genelde. "ne bakıp duruyorsun lan öküz" denme tehlikesini de göze alarak okuduklarına iyice bakmaya çalışıyorum, kitabın adı, yazar, vs.

okunmuyor, ve doğal olarak, bilinmiyor...bilinmezler çok arttı, nasıl bir yağmur kaldıracak bu gemiyi bakalım?

Friday, June 27, 2008

şimdi yine geçsen o kapılardan
yirmibir yaşın güzelliğine kanarak
uyanıp uzun uykularından
bir sessiz yerinde izmir'in, unutulan
her gün yanından geçen yabancı yüzlerde

bilmezler, ben bilirim ama, hiç kimse söylemeden

ufuklara dalar gözlerin
yorgun adımlarda çamurlu toprak
isimsiz dağlarda olursun yine
bir çiçek sol elinde
bir filinta belki de

Wednesday, June 25, 2008

sona kalan çocuklara

bir kere mutlaka yaz geceleri, ama yavas yavas sogumaya baslayan yaz
geceleri olur bu.Saatler giderek ilerler, gec olur, anneler babalar
merak eder.Sonunda, artik cocuklarin da oyunun ilk heyecanini yitirdigi
bir anda iclerinden birisinin annesi bagirir, "eve gel yavrum" diye.O
gider.Digerleri oyunu surdurmeye calisirlar, ama birazdan diger anneler
de cocuklarini bir bir cagirmaya baslarlar.Sayi azalir, azalir ve en
sonunda iki kisi kalirlar, oyun biter.Daha dogrusu bitmez de yarim
kalir.Bir sonraki gece icin, bir sonraki yaz icin ya da bir sonraki omur
icin konusmadan anlasir son kalanlar, ve oyunu birakirlar.

O son cocuklar biziz iste.
Biliyorsun degil mi bunu.istersen sessiz usulca eve gidelim artık, belki bizi de merak ederler, gec oldu bak...
Ustelik
karanliktan da korkuyorum ben.

Monday, June 23, 2008

günlükten

21 Nisan 2003

haftasonu nihayet tek başıma da olsa çaldım, bir süredir bir atalet vardı üstümde.
Evren'i de arayamadım, şu aralar en çok sokakta yürümeyi özlüyorum ve boşluk bulunca hava nasıl olursa olsun yürüyorum. Kitap okumak filan da hakgetire..bir "motivatör" bulma telaşı içindeyim, sanki ölüp gidecekmişim de sırattaki imtihanda o okumadığım kitaplardan sorulacakmış gibi:)) uda sardırdım bir de...akordu falan tutmasa da free makamda çalıyorum, "yetti gayrı "sesleri evde hakim olana dek. ama yapacağım müzik udlu bir müzik değil. gitarlı bir müzik. udla iyi film müziği yapılırmış ama, onu farkettim. biraz kayıt yapmalıyım. evde ferah bir mekanım yok ya da içim ferah değil. ev albümleri...home recordings yani...bu bir adam var, babybird müydü ne, onun gibi işte.yarın yine konya. akşam ev.23 nisanda Cem ispanyol dansı yapacak, kadrajı kaçırmadan çekmem lazım. ne de olsa eski kısa filimciyiz, değil mi?

Monday, June 16, 2008

BABALAR GÜNÜ


babamın beni sevdiğinden hiç şüphe etmedim. benim onu sevmediğim, ona çok kızdığım, hatta çeksin gitsin istediğim zamanlar oldu. o da çekip gitti zaten, kendi tercihi böyle olmasa da.
bu şiiri de bitmek bilmeyen ayrılıklardan birisi için, ilk ayrılığımız için yazmıştı :
................................................
Bir gün resmini çizersen –ki herkes Babasını
biraz ördeğe benzetir, saksağan rengi boyar–
Önce bir yumurta yap, belirt bıyıklarını vurgula
Yüzünde harfler vardır, onları çat birbirine
Oku bu kalemin anlatamadığı sıtmayı
Onun yüzü melez Anadolunun en verimli
Kazı yapılacak bölgelerindendir

Ergin Günçe -1966

Sunday, June 08, 2008

ULUER AYDOĞDU

BAŞLAYINCA RÜZGÂR

"Kadınlar mı?
Onların ısırığıyla ölebilirsiniz,
ama hayatınızı onlar hakkında
kötü konuşarak kirletmeyiniz."
Jose Marti

başlayınca rüzgâr
başlayınca
gökyüzü
o kılçıksız deniz
anlayacaksın
içinde özgürlük
içinde sevinç
içinde aşk akan cinnetin
kabarışını
taşmasını
bunlar ne ki
gamzelerinde füsun var senin
ellerinde sihir ve ışık
soyum
sana yaklaştıkça zenginleştim
mavileştim
arkana bakma
cehennemde bir yüreğim
kuzgun konuşmaya başladı
çekil kendi önünden
buyurdun: mum gibi erimeye başladı yol
söyle herkese
sonsuz bir aşkın malzemesinde:
kor bir hasret bol tanrılı
yağmurlarla yıkanmış akşam üzerleri
kucağına doğduğun ay
gökyüzü söylemiştir bunları
daha fazlasını
kanı, patikaları, şarabı
çekil kendi önünden
soyun
soyunabildiğin kadar tenden
atarak şehir girişlerini ve alçaklıkları
soyun
beklemelerden
-bütün bekleme salonları dinamitlenmeli
dudaklardan seni öpmesini istediğin
dünyadan
ölümden
hakikati isteyerek
gece, bir kısrak, kurşuni
alnına bir nehir
içimde kuzgun
dudaklarımda öfke
ellerimde poyraz
bir vazgeçiş bu
ölüm
kabulümdür
aşk, bıçağın ışıltılı yüzü
çıkıp zaman ve mekândan
ama hakikaten çıkıp iskelet ve tenden
bankalardan ve vitrinlerden çok uzakta
kıyısında cehennemin
gelip öp beni kasıklarımdan
yükselerek sis ve gürültüden
tanrının peşinde
aşkın
göster bana ejderimi
misketler çıksın ortaya
periler ve cinler çıksın
sen
soyun
dinsin
ağrıyan yeri kâinatın
hülya atmaca
hülya güvercin
hülya su
sen ötelerde yüzüyorsun
Lamartin'in gölünde
istesen de ağlayamazsın
yağmurun gözleriyle baktım sana ahh
tanrının gözleriyle
aşkın
soyun
ve
bırak
sen maria'sın bilmiyorsun bunu.

Uluer Aydoğdu

TUĞRUL ASİ BALKAR

ANLAT DERDİ ÇOCUK

Baba bana Balıkçı'yı anlat, derdi çocuk.
Kıyıda ahşap iskelenin gıcırdayan tahtalarının üzerinde, denizi tanımaya başladığı
günleri anımsayarak. Denizi. Babasının dayısını geri vermeyen, koynuna alan gizemli
denizi. Elimi tut baba, bırakma.
Baba Bana Balıkçı'yı anlat, derdi çocuk.
Dedemle dostluğunu. İncelikli, yürekli, onurlu. Tükenmeyen, insanca.
Birlikte nasıl balığa çıktıklarını. Nasıl birlikte rakı içtiklerini. Denizi içer gibi
yudumladıklarını. Denizde buldukları bombayı. Elimi tut baba, bırakma.
Baba bana Balıkçı'yı anlat, derdi çocuk.
Kayagölgelerini, mimozaları. Saçlarına, Balıkçı'nın yetiştirdiği mimozaları takan
Bodrumlu kızları. Onbiray çiçeğini, karanfilleri, yaseminleri göz nuruyla sevgiyle
büyüten kadınları. Balıktan dönen balıkçıları. Fil kulağı süngerleri sırtlamış
süngercileri. Ötelerin Çocukları'nda sancısı tutan kadını. Hani Ötegillerin Elif'i.
Okusana yeniden, işiteyim senin Giritli göçmen dilinden. Elimden tut baba, bırakma.
Baba bana Balıkçı'yı anlat, derdi çocuk.
Mavi Sürgün'ün gözleri mavi değil de çakıra çalardı hani. Mahmut nerelerde? Aganta
Burina Burinata! Haydiyin engin denizlere! Aliş'im bekleyedursun. Kerimoğlu kıyı
boyu gelir mi, haggat tıp tıp eder mi zenginlerin üreği. Elimi tut baba, bırakma.
Baba bana Balıkçı'yı anlat, derdi çocuk.
Çocuk düşlerinde, mandalina bahçeleri arasında Çakır Ayşe. Yoksa o da mı
Bodrum'un gök rengi bulutlarından bize bakmakta. Babası sefir, amcası vezirmiş,
doğru mu baba? Deli Davut, niçin giderdi Gülen Ada'ya? Pegas, Pegasus kıpkırmızı
kahkahalarla baba. Elimi tut baba, bırakma.
Baba bana Balıkçı'yı anlat, derdi çocuk.
Kalenin içinde saraçlar, kavaflar, dükkanlar varmış eskiden. İp satıcıları. Balık ipi de
satarlar mı baba? Balıkçı'nın oturduğu apartımanın adı Merhaba imiş, gerçek mi?
Elimi tut baba, bırakma.
Baba bana Balıkçı'yı anlat, derdi çocuk.
Kıracı misgillere, bozkırı şenliğe dönüştüren kimdi? O kıyıboyu ağaçlarını, o
palmiyeleri diken kimdi? Şimdi, niçin kesiyorlar? Korkuyorum. Elimi tut baba,
bırakma.
Baba bana Balıkçı'yı anlat, derdi çocuk.
Büyüdü. Babası yine de elinden tutuyor. İçinde bir türlü büyümeyen çocukluğunun
elinden. İçinde bir türlü dinmek bilmeyen deniz sevgisinin elinden. Doğa sevgisinin
elinden. Tarih sevgisinin elinden. İnsanlık sevgisinin elinden.
Şimdi, ikisi de, birbirlerinin ellerini daha bir sımsıkı tutuyorlar, betonla çoraklaşan,
bilisizlikle boğazlanan ağaçların gözyaşlarını yüreklerinde duyumsayarak. Daha bir
sımsıkı. Elimi tut, bırakma, demeden.

Tuğrul Asi Balkar

Thursday, June 05, 2008

MAHZUN DOĞAN'a SES VERELİM

BAĞIŞLANAMAM

Gençliğimin kenar süsü yazlık sinemalar
Çınaraltı, Ülkü… Beyazperdeden arkadaşım Melike Demirağ
Gecelerimi aydınlatan ayışığı, bağışlama beni
Kırk yıl damarımda açan çiçek, ey güzel ütopya
Bağışlama. Bağışlanamam.

Taş duvarları Demirci hapishanesinin
Avlusunda güneşi öptüğümüz fotoğraf
Dilimden düşmeyen slogan: Bir ki…
Çocuk bakışlarımı güzele boyayan
Eskimiş yanlarımı onaran yeşil vadi
Beş yüz yıldır kalbimi ısıtan Mona Lisa

Sevdiğim kadınların dokunduğu kapı zilleri
Sen de ey kayısı ağacı, gövdene dayayıp sırtımı
içtiğim şarap: Öküzgözü, Buzbağ
Alnımı okşayan akşam rüzgârı, saçımı savuran
Ekmek torbamda taşıdığım kitap: Memleketimden İnsan Manzaraları

Dikiş tutmaz yaram, ruhum yama istemiyor
Yalvarsam, yıkar mı ıslığımı anılar?
Sorularım bana bıçak, sorduklarıma meze
Yorgunum, ne yana kulaç atsam

Artık ne bir liman, ne bir güneş
bir daha doğup batmak üzre
Kaldığım yer neresi, kuş olsam
fenerini söndürür gök, yağmur boşanır
Bir saçakaltı bulamam

Bırakayım bir boşluğa, sallansın bedenim
Ya da uzan elim uzan, yastık altında uyuyor revolver

Mahzun DOĞAN

Friday, May 30, 2008

SİNAN

Sinan bize şöyle söyler, söylemiştir belki de
“Annem beni bir yaz ölümüne
“Çiçekler gibi hazırlamıştır
“O bizi okullara havuzlara gönderdi
“Emeğin koca kafalı bilgilerine
“Güvercinliğine suların ve taze
“Ben ta dağlara kadar yükseldim
“Orda beni vurdular ve ben hiç ağlamadım”

Thursday, May 29, 2008

uykum var
kahve içmek istiyorum
birdenbire anladım ki
uzun süredir aşksızım

yeni sabahlara
yabancı yüzüm.

elimde sigara
yağmur altında
istasyonda beni bırakıp
giderken hüzün.

Tuesday, May 27, 2008

Loş bulutların arasında güneş utangaç bir çocuk gibi görünüyor. Öylesine masum, öylesine doğal ve yalnız...Böyle havalarda içimi kaybetme korkusu kaplıyor hep...Sevgisine inandığım, omzuna yaslanmanın huzur verdigi kim varsa onu kaybetmek...
25.10.03 ( bir candostun isimsiz günlüğünden)


Friday, May 23, 2008

o günden kimse bana bugünü söylemedi. güzel bir bahar günü olmalı. yokluk ve bolluk birarada. korkular, endişeler, tedirginlikler, ve fırından yeni alınmış ekmek tazeliğinde fikirler, umutlar, bilmemenin şaşkınlığı ile keşfetmenin mutluluğu bir garip harmana dönüşüyor. bira var, sigara var, futbol var, müzik var, kadınlar yok henüz, sadece uzaktan beğenmek serbest. gülüyoruz,içimizden geldiğince gülüyoruz.oysa bir büyük eylül fırtınasının tam eşiğindeyiz.

Wednesday, May 21, 2008

kalbim bu sessiz sonbaharda
bugün atlaslara inanma sakın
düz bir tepsidir dünya
yolun sonuna ulaştın artık
güzel bir durum kıyısındasın
bir kırmızı fenersin bir hayli dokunaklı
uzayan kar tipisi altında
kalbim, dağların kaybolmuş senin
kurtlar falan inmiştir bembeyaz ovalara
bir ağlayışı sustuğun belli
şarkılarını söylerken
kalbim göller bölgesindesin
ne olur gölgeli yollardan yürü
avcısın, çünkü bir orman içindesin
sulardan içiyorsun, meyvelerden yiyorsun
tırmanmak istiyorsun bir tepe daha
güleçsin nedense bir çocuk gibi
köpeğine gençliğini anlatıyorsun
güneş bir portakal çığlığıyla battı
tutukluk yapıyor kırma tüfeğin
derme çatma kulübenden uzaksın
kalbim bir telgraf çek kendi kendine
seni bekliyor son yolculuğun
ilk karakola teslim ol ya da
köpeği bir dostuna emanet bırak
ormanda bir köşeye göm fişeklerini
anıları bir müzeye gönder istersen
bunca yıl yaşadın yakalanmadın
güzel suçlar işledin bir tarih oldun artık
eğer bana sorulacak olursa
her hüznü her sevgiyi ayakta alkışladın
gül kökünden bir pipo
bir yasemin ağızlık
yadigar kalsın bezirganbaşı
tüm avcılara yadigar kalsın"
ergin günçe

Saturday, May 17, 2008

gittiğin yerden unutma
mektup yaz muhakkak
serin olur akşamlar
eski bir hırka al üzerine
üşüme

Wednesday, May 14, 2008

SONSUZA DEVRİM YAZMAK

Konser vardi 7 MAyis'ta, KursunKalem konseri.Ciktik caldik indik, iyiydi,hostu. Konserden sonra adetim uzre oteki gruplari izledim. Standlari felan dolastim, simit yedim, cay ictim. Sonra... devrim vakti yaklasti. Uzun, upuzun, adeta 12 Eylul oncesine ait bir kortej gecti onumuzden. En onde Mustafa Yalciner'in pankart tasidigini gordum saskinlikla. Cok uzun bir kortejdi, hem sasirdim, hem sevindim (bana nooluyorsa? ). Eski merkez gruplar sanirim aynen devam,adlari degismis sadece. Ama GL hareketi, Trockistler, bir buyuk bir kucuk anarsist grup, kurtce slogan atan ama YDG olmayan (cizgisini de anlayamadigim-TKP/ML olabilir) baska bir grup, bekledigimden cok kalabalik bir TKP korteji, adini sanini ve fikriyatini tasidiklari pankartkardan ve attiklari sloganlardan dahi hic anlayamadigim bazi baska gruplar... sirayla gelip gectiler. Stadyuma dogru yuruduler, devrim yazisini yazmak icin.Bir yandan da son sahne alan rock grubunun sesi geliyordu.Rock dinleyenlerin devrime, devrim isteyenlerin rock a ilgisini zayif buldum, bunu da anlamadim.

yarinlik bu kadar

Friday, May 09, 2008


SOKAKLARDA SESSİZLİK

BİR BÜYÜK

İSYAN

şafaktan önce suskun

mavi yağmur kuşları

bir alaca kızıllık

ufuklar ötesinde


Tuesday, May 06, 2008

DENİZ YUSUF HÜSEYİN

Deniz Gezmiş...adını duydum hep, ama hiç görmedim. O yılların yakışıklı kahramanı idi. Çocukar oyunlarında Deniz Gezmiş olurlardı, başrol onundu. Hüseyin, babamın öğrencisi. Birkaç kez görmüş olmalıyım, sakin sessiz, sözünü dinleten bir ağabey görüntüsü ile kalmış aklımda. Ama Yusuf, Yusuf öyle mi...Her an kapı çalınıp da içeriye mahçup yüzü uzanıverecek gibi. Ulucanlarda babamla görüşe birlikte gelen Yusuf,yanında sessiz güleç oturan tüm açık görüş boyunca, uslu durduğum zamanlar ödül olarak götürüldüğüm ODTÜ'de idari'nin bahçesinde dolanırken rastladığım Yusuf, bir haftasonu kapıyı çalıp babama kitap getiren Yusuf, hep güleryüzlü, hep çekingen, bir yandan da arkadaşlık kurmaya hazır. Sonrası, gazetler, takipler, mahkemeler, uzun beklemeler...idam kararı, umutlar umutsuzluklar, bir cumartesi sabahı eve gelen gazeteler. Çocuklarını yiyen bir vahşi ülkenin idrakine varma durumu, daha dokuz yaşında.

Thursday, April 24, 2008


isli bir kentte tükeniyor soluğu
aklını çeşme'de bir kumsalda unutmuş

sarı saçlarını döken alnına
isimsiz bir sevgili
izmir kokar dudakları
hatırlatır öptükçe geri
dönmeyen bir çocukluğu

Thursday, April 17, 2008

Kurşunkalem ve Lahanadan Gitarist Dadal

ORMAN

ORMAN

Ormanın ucu mavi yalnızlığa değiyor
Bir de ırmak vardır orada diye
Güneş parçalarına basarak geçtim
Gölgeli İkindiye
Kurumuş bir dere yatağı
Sırtı çürümüş bir sandalye
Arasam kayaların arkasına gizlenmiş
Mahcup bir gülümseme bulurum belki
Ağzından öpülünce canlanmayan
Solgun bir aşk belki de
NeyseDünü yazan taşlarda okudum kuytu yarını
Ve yaslandım dünyanın yosunlu yerine

Nuri Demirci, Akatalpa, Kasım 2007

(Bu şiiri çok sevdim, o nedenle burada...telif filan gibi birşeyi ihlal etti isem ikaz edin, hemen kaldırırım.)

Tuesday, April 08, 2008

İSA İLE KONUŞMA

isa: bir batağa saplandım, bir açmazdayım
veled: kendinde yeni bir hal arama, biz durumları ararken durumlar bizi bulur genellikle
isa: bu da güzel bir öneri...
v:olay kendinde geçiyordur o zaman...giden bir sevgilinin bunda payı olmayabilir
i:mükemmel
i:bunu bekle defterime yazayım
v: o deftere artık yazı yazılmasına izin vermiyorlar !
i: ama işte en son geldiğim nokta bu sen çok iyi ifade ettin
v:yaşadığının farkına varmak gerekiyor...olayı mutluluk mutsuzluk ekseninde hareket etmekten başka gayesi olmayan bir sarkaçın zulmünden kurtarmak lazım.
i:yaşadığının farkında olmak nedir? diye sormam gerek senin açan zihnine
v: bana soruyorlar bazen gafiller, "mutlu musun " diye... "hayatı ölçmede farklı bir metrik sistem kullanıyorum" diye cevap veriyorum
v: yaşadığını anlamak budur işte
i: farklı metrik sistem o sarkaçın zulmunden kurtulmakla kurulacak birşey olmalı ama yine de yaşadığını anlamak nedir diye sorarım
v: evi terketmeden önce ortalığı toplarsın ya...bir telaşla..acelen vardır, toplarsın çünkü geri dönme beklentisi de vardır...
i: ...
v: yaşadığını anlamak budur işte...gitmek istemek ve geri dönmeyi ummak
v: nereden mi?
v: heryerden
v: olmadığın yerlerde olmak isteyip...olduğun yerlerden uzaklaşma duygusu...
v: atatürk ilkeleri
i:ne demek o? nereden çıktı şimdi?
v: pardon, yanlışlık oldu,başka birşey yazacaktım...
i: gitmeden kaldığın yerden diyorum iki laflasak
v:evet,ama seni tanımakta zorlanabilirim.
i: işaretler var,izler
v: heryerde var onlardan, neyse, sen beni tanırsın olmazsa, bu da bir yöntem.
v:hareket tarzlarından mı konuşuyorduk?
i:felsefe yapıyorduk
v:çamurdan küçük evler gibi mi?
i:senden fikir alıyordum
v:tuzakları konuştuk mu?
v:ormandaki yürüyüşleri hatırla
i:hatırlıyorum
i: sen tek başına değil miydin ormanda?
v: bana "hep yanımda olacağını" söylemiştin, uzun bir geceydi.
i: çok kişiye söyledim, bazısı da yanlış anlar hep
i:tuzaklar ne idi?
v:orman aslında tüm yaşamın bir yansıması...bir prototip
v:ormandaki her şeyi uyarlayabiliriz...
v:yansıtma ve dönüştürme işe yarar bazen
i:tuzaklar?
v:ormanda tuzaklar
v:iki mesele var tuzaklarla ilgili
1. varlıklarını bilmek
2. yerlerini
i:eeee
v:ormandayiz, şu anda tuzağa düştün sen!
i:????
v:tuzaklarda takılıp kalan vahşi yaratıklar biliyorum
v:orada unutulup kalmışlıkları da vakidir
v:halbuki bu tuzaktan çıkmak mümkün.
v:bu bir akıl tuzağı
i:I am still not with you

v: dil değiştirmekle tuzaktan kurtulamazsan. o seçtiğin dil zaten tuzakların dili...
i: gitmeliyim, çağıranlar var.
v:söyle buraya gelsinler
i:gelemezler
v:ara verelim
i:verdik bile

---