Friday, April 04, 2008

Güzel şiir, zor adam...bakalım tamamını okuyup "okudum efendi" diyen çıkacak mı?

Homage to Mistress Bradstreet
by John Berryman
[1]
The Governor your husband lived so long
moved you not, restless, waiting for him? Still,
you were a patient woman.—
I seem to see you pause here still:
Sylvester, Quarles, in moments odd you pored
before a fire at, bright eyes on the Lord,
all the children still.
‘Simon ...’ Simon will listen while you read a Song.
[2]
Outside the New World winters in grand dark
white air lashing high thro’ the virgin stands
foxes down foxholes sigh,
surely the English heart quails, stunned.
I doubt if Simon than this blast, that sea,
spares from his rigour for your poetry
more. We are on each other’s hands
who care. Both of our worlds unhanded us. Lie stark,
[3]
thy eyes look to me mild. Out of maize & air
your body’s made, and moves. I summon, see,
from the centuries it.
I think you won’t stay. How do we
linger, diminished, in our lovers’ air,
implausibly visible, to whom, a year,
years, over interims; or not;
to a long stranger; or not; shimmer & disappear.
[4]
Jaw-ript, rot with its wisdom, rending then;
then not. When the mouth dies, who misses you?
Your master never died,
Simon ah thirty years past you—
Pockmarkt & westward staring on a haggard deck
it seems I find you, young. I come to check,
I come to stay with you,
and the Governor, & Father, & Simon, & the huddled men.
[5]
By the week we landed we were, most, used up.
Strange ships across us, after a fortnight’s winds
unfavouring, frightened us;
bone-sad cold, sleet, scurvy; so were ill
many as one day we could have no sermons;
broils, quelled; a fatherless child unkennelled; vermin
crowding & waiting: waiting.
And the day itself he leapt ashore young Henry Winthrop
[6]
(delivered from the waves; because he found
off their wigwams, sharp-eyed, a lone canoe
across a tidal river,
that water glittered fair & blue
& narrow, none of the other men could swim
and the plantation’s prime theft up to him,
shouldered on a glad day
hard on the glorious feasting of thanksgiving) drowned.
[7]
How long with nothing in the ruinous heat,
clams & acorns stomaching, distinction perishing,
at which my heart rose,
with brackish water, we would sing.
When whispers knew the Governor’s last bread
was browning in his oven, we were discourag’d.
The Lady Arbella dying—
dyings—at which my heart rose, but I did submit.
[8]
That beyond the Atlantic wound our woes enlarge
is hard, hard that starvation burnishes our fear,
but I do gloss for You.
Strangers & pilgrims fare we here,
declaring we seek a City. Shall we be deceived?
I know whom I have trusted, & whom I have believed,
and that he is able to
keep that I have committed to his charge.
[9]
Winter than summer worse, that first, like a file
on a quick, or the poison suck of a thrilled tooth;
and still we may unpack.
Wolves & storms among, uncouth
board-pieces, boxes, barrels vanish, grow
houses, rise. Motes that hop in sunlight slow
indoors, and I am Ruth
away: open my mouth, my eyes wet: I wóuld smile:
[10]
vellum I palm, and dream. Their forest dies
to greensward, privets, elms & towers, whence
a nightingale is throbbing.
Women sleep sound. I was happy once . .
(Something keeps on not happening; I shrink?)
These minutes all their passions & powers sink
and I am not one chance
for an unknown cry or a flicker of unknown eyes.

Sunday, March 30, 2008

K I Z I L D E R E

Kızıldere'den anladıklarım kısaca şunlar:
1.Karşı çıkış
2.Kuşatılma
3.Teslim olmama.
Şimdilik bu kadar...

Tuesday, March 11, 2008

bu benim
benden arta kalanlar değil
eski bir gölge vuruyor yüzüme

silinmiş bir iki çizgiden
daha fazlası değil
sokaklarda yürüdüm aklımda adlar
gidilmeyen kenar köşe evlerden
geriye dönüp bakmadığım
hiç doğru değil.

Monday, March 10, 2008

arkasından koşarken zamanın
yola dökülen çuvalda taneler
akılda kalan uzun bir rüzgar
çizgilerde eskiyen ütü tahtası

Saturday, March 08, 2008

SANA MEKTUP

Sana Mektup

Yaşlı babanı uğurladık bu sabah
son kalan birkaç arkadaşla beraber

Annen hatırlamıyor artık isimlerimizi
sürekli çay ve börek getiriyor

İçimizden birisi çekinerek
Pencereyi gösteriyor

Bildiri dağıtırken vurulmuş
Bir arkadaşın yüzü beliriyor
Yeni buharlanan camlarda

Kalkıp gidiyoruz daha sonra
sizin evde bir süveter ya da hırka unutarak
Dağılıyoruz kentin bütün sokaklarına
Ağustos 1998

Geceyarısı göl kıyısında

geceyarısı gölün kıyısından geçerken arabayı durduruyorum, konuşmadan anlaşıp yürümeye başlıyoruz. gölün yakınında değilmişiz
sandığımız kadar, yürüyoruz yürüyoruz ve çakıllarına ulaşıyoruz ay altındaki karanlık gölün. sen bir ses geldiğini söylüyorsun
gölün dibinden, ben o sesin yıllardır orada durduğunu (biliyorum) söylüyorum.

ortalık iyice kararsın diye gidip arabanın farlarını söndürüyorum, seni bir an seçemiyorum, sonra gölün üzerindeki küçücük
bedenin seninki olduğunu farkediyorum. Çırılçıplak yüzüyorsun. Senin yanında yüzmek değil sana böyle bakmak istiyorum,
gölün kıyısındaki ıslak çamurların içine oturuyorum

beni korkutacak kadar uzaklara ve derin yerlere gitsen de ben tutuyorum kendimi, çakıllar alıyorum elime, bazılarını senin icin,
bazılarını da kendim için ayırıyorum. sonra çakıllar birbirlerine karışıyorlar.
gölün karşı kıyısında parıldayan bir cift göz görüyorum, bunun bir tilki ya da kedi olabileceğini düşünüyorum. Derken sen
geliyorsun, ıslaksın, çıplaksın ve sanki hep bu halinle görmeye alışmışım gibi seni, sana bakıyorum. Hic daha önce böyle
görmemiş gibi. Çamurun içinde birbirinden farklı boyutlarda ayak izleri bırakarak yürüyorsun, kendi ayağımı o izlere koyup
eşlemeye çalışıyorum. bazen tıpatıp uyuyor, buna şaşırıyorum.

sen çalıların arasına giriyorsun, peşinden gelirken gördüğüm çiceklerin ve otların isimlerini merak ediyorum.ama bu isimleri bir
kitaptan okumak istemediğimi söyleyeceğim sana bir kaç dakika sonra.
su kuşları ilk ötüşleri ile şafak vaktinin yaklastığını bildiriyorlar. Yanıma geliyorsun, saçların ıslak, ayakların çamur içinde. iki elini
tutup kaşlarımı yukarıya kaldırarak mor bir gecenin sonuna uzanan ağaçların en yüksek dallarını gösteriyorum sana.
gülümsüyorsun.

Thursday, February 28, 2008

HAL ve GİDİŞ: SIFIR !

Her okul bir haylazlar okulu, her sınıf bir hababam sınıfıdır. Anılarda öyle anlatılır. Sınıflar çalışkanlarıyla değil, yaramazlarıyla, yaramazlıklarıyla anılırlar. Çalışkana gülünmez çünkü, yaramaza, yaptığına , hocaya verdiği cevaba gülünür. Haluk Reşat'ın fen bilgisinden aldığı 10 numara değil, Adıgüzelin kapıyı çalmadan güm diye içeri dalışı hatırlanır, ona gülünmüş ve azar işitilmiştir. Sınavlardaki sorular değil kopyalar konuşulur, çok özel yöntemler efsane gibi kuşaktan kuşağa aktarılır.

Soğuk bir Ankara sabahıdır, okulun camları kırık ve kaloriferleri yanmamaktadır. uzaklardan silah sesleri gelir, okula yürüyerek gelinir. Az sonra tek tek sıralar dolacak,başkan Zapo yoklama yapacak,olabildiğince gayrıciddi bir yoklama olacak bu, itişmeler, gülüşmeler, havada uçan kağıt topları, silgiler tebeşirler,korna ya da hayvan sesi çıkaranlar, sıralara vurup tempo tutanlar... ve ders başlayacak, ama hepimizin aklı hala yaramazlıkta,dersi veren hocanın otorite derecesine göre açıktan ya da gizli azmalar devam edecektir.

--sürecek--

Thursday, February 21, 2008

Tersanede Ölümün Güncesi

Sevgili Latif, senden izin almadım bunu bloguma koymak için. O nedenle "sil !" dersen hemen kaldırabilirim. Çatışma dönüp dolaşıp yine sermaye ile emek arasında oluyor, sanki çok eski bir kehanet gerçekleşir gibi. Ankara'da (büyük ihtimalle kısa sürede kendiliğinden dağılacak olan) bir avuç grevci işçinin üzerine -5 derecede su sıkılıyor. Birileri "uyanın" demek ister gibi sanki.

Tuesday, February 19, 2008

ULAŞ BARDAKÇI

Rasih Ulaş Bardakçı, 36 yıl önce Arnavutköy'de bir evde kıstırılıyorsun.Teslim olmuyorsun.
Yaptığının ne kadarı doğrudur ne kadarı yanlış, bunu her zaman doğru ölçemem. Ama işte bak, karşısına çıkıp "yeter artık" denmesi gereken o bozuk düzen aynıyla devam ediyor.Daha da bozularak, daha da yozlaşarak...

Sunday, February 17, 2008

Mark Knopfler'ın Son Albümü Üzerine...

"Mark Knopfler da kim dayı?" diyenlerin vatandaşlık işlemlerini iptal ettirip geçici pasaportları ile sınırdışı ettikten sonra konuya girelim yavaşça. şöhretini tamamlamış, sayısal ve sözel her türlü imtihanda ismini sınıf listesinin en tepelerine yazdırmış adamlar etiletlerini bir bir yere çarpıp küçük güzel işler yapınca bayılıyorum.mark knopfler tam da bunu yapmış, müdavimlerinden başkasının adını bile bilmediği bir barda bir avuç sarhoşa çalar söyler gibi, ve hatta kendisi bizzat o sarhoşlardan birisi gibi...iddiasızlığı ile çarpan bir ton, tarzı ve tavrı olan bir gitarist, bir şarkı yazarı, bir solist.belli ki knopfler'ın bu dünyayla ilgili dertleri bitmemiş.uykusunda konuşsa da dünyanın en mühim sözlerini edebilen kimsesiz bir yatılı okul talebesi gibi mırıldanıyor. albüm (muhakkak ki overdubbing olmuştur ..) sanki bir defada 8 kanallı artık çoluk çocuğun bile garajına bulunan bir mikserle kaydedilmiş gibi. Kapağına ayrıca kesildim, hatta kapağına albümü dinlemeden evvel kesildim. Sanki o vespalar demin söylediğim adısz orta sınıf barının önünde bir yerlere parkedilmiş.yağmurlu bir cumartesi öğleden sonrasıdır ve edilecek önemli sözler, içilecek biralar ve gidilecek uzun yollar vardır daha.

Monday, February 11, 2008

evet, yine yazılmayan bir döneme girmişim...sözün bittiği yer gibi tıpkı,yazının bittiği yerler ve anlar da var demek ki. denizli'ye gittim sevgili blog, seni götüremezdim yanımda. hem sen her gittiğin yere beni götürüyor musun ki? neyse, bu karşılıklı tavır yapma falsını geçelim hele bir yol. birşeyler izliyorum, birşeyler dinliyorum ve birileriyle birşeyler konuşuyorum, bunların hepsi birden bir yumak gibi alıyor beni , geçmişime götürüyor. geçmişin en zorlu günlerine..annemi babamı sokka ortasında öldürürler mi diye korktuğum, ama bu korkumu kimseye (kendilerine bile) anlatamadığım günlere. yaşamın her santimetrekaresi tuzaklarla doluydu sanki, bir sabah okula diye çıkılıyordu evden ve bu kısacık yolculuk adsız kara bir namlunun ucunda bitiveriyordu. öldürmek için sebep arayan öfkeli bir millet, o zamanlar gerekçesini bulmuştu. her sebepten öldürmeyi başarmış bir millet, bu kez (ve belki de ilk kez) fikir yüzünden öldürdüğünü ( ve öldüğünü) iddia ediyordu. bu sorunun cevabı çok canımı yakabilir diye bir türlü soramam, acaba yanılıyor muydu (k)? Yok, hayır, cevap istemiyorum, basit bir teselli bulmak istiyorum.kanları tozlu gecekondu yollarına bulaşan çocukların, sedat'ın, selçuk'un (sedat'ın yeğeniyle hala görüşüyor olmam ne tuhaf, yeğeninin kızının oğlumla aynı sınıfta olması daha da tuhaf) bu çocukların küçücük yaşta kendilerine kurulan tuzaklarda helak olmalarının açıklamasını kim yapabilir acaba? bana değil, ana babalarına elbet.

Thursday, January 31, 2008

aptallığın kısa tarihi (kayıp ders notları)

aptallar...evet, böyle bir güruh var, tehlikeli bir güruh.bunların beğenileri, tercihleri ve bazen de tercihsizlikleri, başkaları için de belirleyici oluyor.aptal oldukları için kendi kendilerini her türlü vicdan mahkemesinden de uzakta tutmayı başarıyorlar. sürekli bir "birbirinin yazdığını çizdiğini yaptığını onaylama hali" içerisindeler. aptalların pek de bilinmeyen bir özelliği vardır, aptallar "aptallık" diye bir meselenin olduğunun farkındadırlar çoğu kez.ama işte aptal olduklarından, kendilerinin bu çembere takıldığını farketmezler bir türlü. bir de, nasıl bir savunmaysa artık, birbirlerini bulur ve sahip çıkarlar. birbirlerinin aşırı ve bayağı duygusallıklarını, ağdalı cümlelerini,ucuz işlerini alkışlarlar ki yarın alkışlanma sırası kendilerine gelsin. aptallara yapılacak en ayıp hareket bu hallerini yüzlerine vurmaktır. hayır efendim, düşük iq lu insanlardan bahsetmiyorum,onlar arasında çok özel parıltılar gördüm, büyük savaşlara bilenenler gördüm.ben son derece iyi okullarda okumuş cv kumkumalarından bahsediyorum.adlarının başında yüksek mühendis,uzman doktor, yardımcı bilmemne doçenti gibi ekler olabilir, bu ekler iki işe yarar: 1. arada bir bu aptallığa tahammül edemeyen birilerinin burnuna sokulurlar. 2. kendi aptallıklarını tüm topluma yayabilmek için bir okulda hoca falan yapılıp ucuz küçük taklitlerini üretmeleri istenir. bu hediyelik biblo üretimi için kendilerine para da ödenir, gereksiz israftır.

aptallar çok fazla...çevremizdeki bir sürü zevksizlik, kalitesizlik bunların ürünüdür efendim,acı veren bir durum değil mi hakişkaten de?...aptallara "aptalsın" dediğin zaman ya toptan bir redde girişirler, kuma gömerler kafalarını, ya da size geri saldırıda bulunurlar, şımarık bir çocuğun tarzından daha fazlasını akıl edemedikleri için "sen de aptlsın" gibi savunma sözcükleriyel sizi de kendi çukurlarına çekmeye çalışırlar. "haklı olabilirsin, nasıl çıkacağım bu durumdan" ya da "bu sözünü düşünmeliyim" diyorsa eğer "aptallığını " yüzüne çarptığınız, aman ha...aptal değildir o, büyük ihtimalle siz yanlış ölçüp biçmişsinizdir.

ha, bir de önyargılı ve iftiracı olurlar, ispatsız suç atmaya bayılırlar, ama verdikleri tüm zarar ziyan yanında bu nedir ki? hem "aptal" deyip duruyorum deminden beri,fazla bir şey beklememek lazım. bir de ortalarda gezinmeseler...

kaç gün oldu okullar kapanalı, beklenen kar bir türlü yağmıyor. çocuklara da yazık, senenin yarısında "kar yağsa da bayır aşağı kendimizi salsak" dediklerini biliyorum. ben de bekledim durdum, güya geceyarısı cebimde küçük şişe kanyak kar altında gezinecektim. eskiden kar yağardı ve büyük bir sessizlik kaplardı gerede sokağını, yzanlar sokaktan aşağı kayılırdı.öyle deli gibi araba geçecek kara rağmen, bir "hayata tamgaz devam etme " tribi yaşanacak...nerdeeee... hayat son derece şık bir şekilde dururdu kar dizboyu olunca, sokaklar sadece çocukların hükmettiği bir ülkenin yerel yönetimleri gibi görünürdü gözüme.ta ki zalim anne ve babalar kıçı ıslanmasın diye evladını feryat figan pencereden çağırana dek.kartopu savaşı, kardan adam, araba geçmesin diye yapılan kar barikatı ve kızak...merdiven altına korniş çakılarak yapılan 8-10 kişilik kızak. ulan küresel ısınma, çocukluğumuzu da yedin be...

Saturday, January 26, 2008

bayılırım başladığım işi yarım bırakmaya, yine de artık olmayan ülkeden gecikmiş mektuplarıma devam etme kararı aldım. bir eski doğu alman kenti, eyalet başkenti, gece geç saatte trenle gelinmiş, otele yerleşilmiş ve rahat edilmiştir.üstbaş değişilir ve kentin ortasından giden mecburiyet caddesinde turlamaya çıkılır. yabancılık duygusu sanıldığının çok altında seyretmektedir. o kadar sıradan, sessiz ve sakin bir yerdir ki, insan kendini yabancı hissettirecek bir yüze, bir binaya,herhangi bir şeye bile rastlayamaz. bir sürgün yeri gibidir, ya da bir edebiyatçının ilham perisini kuyruğundan yakalamak için çekildiği bir kasaba. sokaklarda çok az ses, çok az araba, çok az insan...genel bir "çok az" olma durumu hüküm sürmektedir. biraz dolaşılır, bir fastfood cudan karın doyurulur, bahnhof daki büfeden birkaç bira alınıp kıdemli ayyaşlar gib elde bira ana caddeden bir aşağı bir yukarı yorgunluk engel olana kadar yürünür.
--sürecek--
ben anlatmayı becerebilirsem bir anlayan da olacaktır. geçmiş bazen resmi geçit yapıyor önümde. ortaikiyi bitirdim ve hiç bir sınıf arkadaşıma (oysa ki çoğunu çok severdim) hoşçakal diyemeden, bir adres veremeden çekip gittim. oysa adresim, gittiğim yer filan, hepsi belliydi."dadal nerede?" diye soran olmuş mudur, uzaktan bir yerlerden "almanyaya gitti" diye haberimi alan var mıdır bilemem. sınıftan gidenin boş sırası çabuk doldurulur. bu gidişin bir kaybolma olduğunu, gariptir ama, yeni farkediyorum.yıllarını kayıpların izini sürmeye vermiş olan ben kaybolmuştum, kayıptım, yitip gitmiştim. kaç küçük bellekte bir nokta kadar iz bırakıp gittim bilemem. almanyaya gitmiştim ya da 1976 yılının sonbaharında, bazı sınıf arkadaşlarım için ölmüştüm. başka bazıları ile tanışırken bir yandan. kayboldum ve yeni fakına varıyorum, ne acaip değil mi..iyi ama, kendimi nasıl ve nerede bulacağım bunca zamandan sonra?

Saturday, January 19, 2008

DISKO PARTIZANI

beni genellikle sinir etse de, arada güldürür...ekşi sözlükten bahsediyorum.
son zamanlarda hem aklıma hem ağzıma takılan hoş parça disko partizani için yapılan bu yorumu sevdim.

redbul ve votka içinde
sıkıntıdan patlamak üzereyken
shantel'in işaretiyle
dansa başladı partizan

:)))

binlerin, yüzbinlerin doldurduğu bir meydan var düşümde...gece sessiz bir fener alayı...bir bahar gecesi ve ağaçlara japon fenerleri asmışlar, çok uzaklardan bir akordiyon sesi geliyor.

Friday, January 18, 2008

"iyi ama" dedi, "ışıkları kim söndürecek?"

"ben söndürürüm"," siz çıkın usulca odadan."

Thursday, January 17, 2008

16Ocak'ı 17 sine bağlayan gece, ertesi gün, ve geride kalan bütün günler

gece, sabaha kadar onu aramak, bir hastanede sargılar içinde canlı bulacağımıza inanmak...Çetin, Akın ve çocuk, eski bir vosvos, karda kayarak dolaşılan bilumum ankara hastaneleri...acilleri, morgları, hepsi birbirinden mezbelelik...yok...ölenler var, yaralananlar var ve hatta bir sıyrık bile almadan kurtulanlar var, Çetin konuşuyor bu sonunculardan birisiyle.Sadece üstü başı çamur içinde ve şaşkın, bir ambülansa atlayıp ölülerin yanında acil servise gelmiş o da.Gülhane'nin kapısında kesine yakın sayıları öğreniş ve sonra eve dönüş. ve o eski polonya amalı radyoda saat 4 haberleri, ve tek tek isimleri sayış ve en son okunan isim.saatler duruyor bir anda. işte bu kadar.hayatımızı bir daha rotaya girmemecesine raydan çıkartan düğmeye basılma anı. beklenmedik bir ölü ve geride kalan şaşkınlar. geride kalan sersemler ve bir türlü bitmeyen sersemlikleri. kendimden bahsediyorum, eğer bir alınan olacaksa hemen vazgeçsin.

ertesi sabah otobüse binip okula gidiş, hayata tutunma çabası, bir türlü olan bitene inanamama durumu...belki de bir yardım isteme çabası...orası kalabalıktır ve muhakkak imdada koşan birileri bulunur. karlı istasyondan geçerek okul kapısına varış, her şey eskisi gibidir ama birkaç saattir küçük bir çocuk yetimdir artık...zaten hiç yoktun, şimdi iyice yoksun diye anar babasını...iki "keşke" si vardır kendince, "keşke güzel zamanlarımız çok olsaydı" "keşke, beraber zamanlarımız çok olsaydı" ...yoklukları, yoksunlukları bir çoklukta gizlidir. çocuk sarı beyaz suratıyla hep bir eksikliği hissederek dolaşır sokaklarda.

Wednesday, January 16, 2008


Çiçek Arif anlatıyor:


Yaşar Kemal'i ilk tanıyışım...Sultanahmet'te kaldığım yıllarda, aynı mahalleden komşum, İstanbul ErkekLisesi'nde okuyan Ergin Günçe diye bir arkadaşım vardı. Ben o ara şiirin yanında bir de roman yazmaya başlamışım. Ergin'e zaman zaman onları okuyorum. Ergin'de şiir yazıyor. Onun yazdıkları benimkilerden daha güzel. İlk defa Ergin'den -Allah rahmet eylesin; çok genç yaşta uçak kazasında ölmüştü- bir Nazım şiiri duydum. Bir gün sonra bana "ya, sen Osmaniyelisin değil mi?" diye sordu. "Sen Yaşar Kemal'i tanıyor musun?"...ve beni Yaşar Kemal'le tanıştırdı. Beraber Cumhuriyet gazetesine geldik.Yurt Haberler Servisi yazan bir kapıyı çalıp içeri girdik. Birden karşımasadan iri yarı bir adam kalktı ayağa; bir gözü biraz sakat gibiydi. "Vay Erginciğim!.." diye bağırdı. Ergin beni Yaşar Kemal'e göstererek "YaşarAğbi, bak sana hemşerini getirdim" dedi. Yaşar Kemal "Kimlerdensin lan?"diye sordu. "Hösemağalardan" dedim... "... "Hay senin sülaleni!.." dedi..."Kimin oğlusun?"... "Nalbant Hasan'ın"... "Haa, o zaman başka" dedi. Yandaki masadakilere beni göstererek "Hemşerim çocuklar, ben onların çiftliklerinde çok pamuk topladım" dedi. Babamı sordu, çay içip sohbet ettik. Dışarı çıkarken Yaşar Kemal'in oğlu olarak çıktım odadan.

Monday, January 14, 2008

beatles aklımı aldı, çok şık giyiniyorlardı, çok yakışıklıydılar, 4 ayrı kişiydiler ve şarkıları çok güzeldi...aklımı aldılar, aklım hala onlarda...geri istemeyi de düşünmüyorum.

Sunday, January 13, 2008

çocuk temiz yüzlü, efendiden...elindeki dergi gazete karışımı şeye dikkat ediyorum yol uzayınca.komünist neşriyat, kızıl bir orak çekiç var ilk sayfanın sol üst köşesinde.karaköy vapurunda spor sayfası okur gibi çaktırmadan bakıyorum arka sayfaya. sonra tendeki ışıklı tablolardan, gideceğim yere yaklaştığımı anlıyorum. yanlış bir bahnhof ta inip yüzlerce euro taksi parası bayılmamak için, karşımda oturan efendiden "kızıl" gençle irtibat kurma kararı alıyorum. yarı almanca, yari ingilizce anlaşıyoruz, dah 3 istasyon var, bana söyleyecek, onun bir istasyon daha gidecek yolu var. söylüyor ," burası" diyor ve iniyorum. ankara'yı aramalıyım, cebim çalışmıyor, yeraltında bir telefondan arayıp konuşuyorum.sonra freiheit meydanına doğru yürüyorum, kentin meydanı olsa olsa burasıdır. meydanda hiç kimse yok, freiheit ın olmazlığını mı farkedip kaçtılar acaba? yok, daha basit (her zaman yanılgılar daha basittir) yanlış taraftayım. öteki meydana çıkınca taksiye gidiyorum, taksici "çok yakın, götüremem " diyor. parayısyla bile olmuyor yani, otel tam tutuuramayıp tekerlekli bavulumla eski alman kkaldırımlarında tıkırdayarak bir süre yürüyorum.sonra hatamı farkedip geri dönüyorum, taksici haklıymış, duraktaki sırasını kaybettiğine deymeyecek kadar yakın bir otel.
kimse ingilizce iblmiyor, ama allahtan herkes almanca anlıyor, benimkini bile...

--sürecek, ama çok sonra sürecek şu ara sıkıldım zaten okuyan da yok--

Tuesday, January 08, 2008

treni yakalıyorum. treni yakalamak kolay değil, başı ayrı kıçı ayrı yere giden bir tren bu sanki, ama almanya'daysan, kalabalık bir tren istasyonundaysan ve türkçe biliyorsan, işin çok da zor olmayabilir. tren hareket ediyor, herkes yabancı, bir tek ben değilim. tren duruyor, kalkıyor, duruyor...15-20 dakika aralıklı olarak bir sürü istasyon. şimdi bir istasyonda yanlış indiğimi varsayıp ne denli perişan olacağımı hayal ediyorum. gariptir, bu korkuyu trenle ankara'dan istanbul'a igderken de yaşarım. oysa ki dünyanın belki de en zahmetsiz tren yoculuklarındandır. eskişehir'de yoğurt ve haşhaşlı çörek, izmitte pişmaniy eve haydarpaşa'da fotofiniş. almanya'ya geri dönelim. tren bir istasyonda boşalıyor, farklı tipler biniyor. burası sınır, artık olmayan bir ülkenin hal avarolan sınırı. ülkeler yok olsa da sınırlar kalıyor. karşımdaki çocuk efendiden tipli, buralarda her anne kızını böyle bir çocuğa vermek ister. emini türk olsa namazında niyazında bir tip olurdu.

--sürecek--

Monday, January 07, 2008

But there will be moments, she said, smiling, as she turned on her back,floating, moments like diamonds in our hands, candles on the waves,and we could make our way to them, hold them one by one,like the silver beads of water on the head of a baby being baptized,the breath she takes in like a dream and lets go.

John Hodgen etmiş bu lakırdıları...nedense bu resim de bana yalnızlık çağrışımları yapıyor. Bu aralar kendimi yalnız hissedemeyecek kadar hasta hissediyorum ve anlıyorum ki: yalnızlık da bir çaba, biz zenaat, bir mesai, belki de bir doktora tezi (tam saçmaladım :) )

Friday, January 04, 2008

yaşarken kaybettiklerim...erişilmez yollara gidenler...hepsi birer hayalet artık...bazısı hayatta biliyorum, ama telefonun ucunda ses, bir hayaletin sesi. zaten duymak da istemiyorum. annemin sesini meela.yüzünü de görmek istemediğim gibi.
bir düş, ilk evlerden birisi, hani kavga edilip evsahibiyle , apar topar çıkıp gidilen, o hırsız giren eve taşınılan. o evde oturduğumuzu bile unutmuşum. eşyaların senin, kasetler, çok eski bilgisayar disketleri,daha önce hiç görmediklerimden. kasetleri ayırıyorum, çekler, not defterleri filan da var, atılacaklar hepsi...ve o düşün ortasında, senin eşyalarını toplarken çöpe atmak için, birden kavrıyorum ki artık geri dönmeyeceksin. bunu bunca yıl yokluğunu yaşarken değil de, rüyada çer çöp toplarken hissediyorum. Rüyalar böyle işte, hakikati eğip büküp kulağımıza üflemede üstlerine yok. onca yıldan sonra bir düşün ortasında seni değil de sensizliği hissettim.güzel değildi, ama alabildiğine hakikiydi.

Sunday, December 30, 2007

evet, 48 saat sonra yeni yıl...resmi yazışmalara, şuna buna yanlışlıkla 2007 yazarım birkaç gün, hepsi o kadar. yeni yıla yaklaşmak yeni bir limana yaklaşmak gibi, bir garip belirsizlik. oysa ne iklim değişiyor, ne de aklımıza yeni bir fikir üfleniyor yeni yılda..."yeni yıldan beklentiler"...ne demek ki bu... neden yeni bir işe yılın son günü başlamayasaın? tamamen psikolocik.var mı başka izahı? vardır belki de, ben bulamadım. aslında şununla yüzleşmek lazım "o güne kadar yapamadıysan, bundan sonra da zor..." neyi mi? "yeni yılda karar aldım, bilmemneyi şöyle böyle edicem " dediğin ne varsa onu. kimsenin hakkını yemek istemem, arada başarılı olanlar da gördüm. yılbaşı partisinde tanıştığı adamla evlenip mutlu olan bile var, ama istatistik ilmine göre birşey değişmiyor. baş nereye giderse kıç da oraya gider, başın gittiği yeri bulan bilim dalıdır istatistik.

yeni bir liman dedik, ama işte yanaşıyorsun ve ertesi sabah kuru bir iskele.

Tuesday, December 25, 2007

Cep telefonuma, sağa sola karalamışım, bir kere de buraya yazayım...Beğenmezsem silerim, blog benim kime ne.

* Sanki sensiz az önce öperek ayrıldığım
* Sarıyer'de güneş vururken kumlara
* Güzel bir evin terası.evlerin arasında kaybolan güneş
* uçar gider bir rüzgar, güneye doğru.
* uzun bir yaz sessizliği bahçede/zil çaldı , çıkıp gitti çocuklar (çekip gitti)
* gitmek-ti uçurtmanın bütün derdi/gökyüzünde kaybolmak
* bir uzun koşudur cennet çayırında/yağmur düşer (ardına) sabahların ardına
* evin arkasında bahçe / bitmek bilmeyen yağmurlar
* aşkın da bir zamanı var / yağmurlar gibi
* bir garip rüzgar eser / ay şafağa saklanır/ yolların ötesinde/ dilsiz uyuyan dağlar
bu kadar hepsi...karmakarışık dizeler.

Sunday, December 23, 2007

İçimde ve dışımda...çatışmalarım bitmiyor. Bir önemli meseleyi hallettim zannederken, tufaya geldim. Yine bekle dur işin yoksa, yaralar kabuk bağlasın, ayıkla hepsini teker teker.

Aptallık, yeni-entellektüel in bilerek içine girip yattığı sığınağın adı. Bir dar grupçuluk, bir içe dönme, birbirini onaylama ve diğer şeylere karşı çıkma. Sebepsiz, gerekçesiz. Bir fotoğraf, kırlara yapılan bir gezi ve herkes çok mutludur. Sonra bu mutluluk hali yazıya dökülür, bir küçük kontrat haline getirilir. "Ne eğlendik!" kendini kandırdığını bilmeye rağmen bu kandırma işine devam etme hali. Bir nevi uyuşturucu bağımlılığı. İşte, canımı sıkan ve adına aptallık dediğim şey bu. Zekanın zihne getirdiği he rtürlü aşırı yükü, balon yükselsin diye atılan boş çuvallar gibi fırlatıp atmak. Sonrası, bir kollektif "çok eğlendik" hali..Sürer gider, korkarım bitmez...Bir ömre eşdeğer.

Wednesday, December 19, 2007

Jenny Kissed Me

by Leigh Hunt

Jenny kissed me when we met,
Jumping from the chair she sat in.
Time, you thief! who love to get
Sweets into your list, put that in.
Say I'm weary, say I'm sad;
Say that health and wealth have missed me;
Say I'm growing old, but add-
Jenny kissed me!

* iyi de, Jenny'nin öpmesi artık nasıl bir öpme ise, bu şiiri 2 ayda 2. kez koymuşum bloga. HAzırlıkta okurken Murat isimli bir kardeşimiz getirip asmıştı sınıfın panosuna, dün gibi hatılarım. Yaşayanların sayısı ölülerden fazla idi, ben kendimi batıda bir yerde sanıyordum, güzel günler olduğunu şimdi buradan bakınca anlıyorum.

Tuesday, December 18, 2007

Günlerimiz ( Ahmet Hamdi Tanpınar)
İçlenme, beyhudedir, maziyi sakın anma!
O vefasız yavruya benzer ki günlerimiz.
Kendini yuvasından bırakır ki akşama
Benzeyen göle, sessiz...

Ruhundaki susuzluk engin mesafelere
Duyurmadan ne anne ne bir yuva hasreti,
Narin kanatlarıyla uçar orman, dağ, dere
Ve bir gün bir çukurda bulunur iskeleti.

Günlerimiz (Yağmur Atsız)
Çözülen bir yün yumağı
Akıp giden günlerimiz.
Mezar taşlarından suskun
Sessiz, sitemsiz.
Savrulan yapraklar gibi
Akıp giden günlerimiz.
Cenaze törenlerinde
Sessiz, sitemsiz.
Bir suçluyu aklar gibi
Akıp giden günlerimiz.
Sanki bir sır saklar gibi
Sessiz, sitemsiz.
Doğmayan şafaklar gibi
Akıp giden günlerimiz.
Haksız ittifaklar gibi
Sessiz, sitemsiz.
Bir kitaba başlar gibi,
Koşarken yavaşlar gibi,
Ölen arkadaşlar gibi,
Sessiz, sitemsiz.

Monday, December 17, 2007

yılın son günleri, son 2 hafta...nedense bu günlerde bir "son dönemece girildi" hissi gelip de yapışıyor. Hele ki yılın son 2-3 günü sanki kayıp günler. O günlerde birşey yapılmazmış gibi...Halbuk, senenin son günü de doğulur, ölünür (hele ki bizim memlekette gayet kolay) aşık olunur, sevişilir, hastalanılır...hepsi de mümkün. Hani şu son 2 hafta ödememesi gibi ilaç bedellerini sosyal güvenlik kurumlarının, sanki son günler bir türlü bedeli ödenmeyecek günler gibi, bedelsiz günler gibi, daha da ileri gideyim, sanki varolmayan hayalet günler gibi. Ocak ayının ilk 2-3 günü de öyle. İklim bile değişmiyor ki baksana, 31 Aralık gecesi yatıyorsun ve sabah (son yıllarda) bir kış güneşi ile uyanıyorsun. Bu yılbaşı evde otursam bari, müzik dinlesem, gitar çalsam. Bir bardak bira,içine de azıcık vodka, televizyonda birbirinden dandik programlar, müzik setimde tamamı çalınmayan bir sürü albüm, karışık müzik zevkime çevreden gelen itirazlar.Dur bakalım, daha neler gelecek aklıma sene bitmeden?

aralıktan sonra ocak
kar yağar kucak kucak

büyük bir akıl fikir tuzağı olan (Türk) ilkokul eğitimi sürecinden aklımda kalan şiir de bu işte.

Friday, December 14, 2007

E R D A L E R E N
Bir söz bitişi gibi son buldu sevişler
Bir yaz güneşi gibi eritir bu terkedişler
Bir an duruşu gibi ömrün bitişi gibi
Veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler

Tuesday, December 11, 2007

özelleştirme önce kafalarda başladı...birey olmaya özendirme çabası, sloganlar: sürüden ayrıl, kendin ol, kendini tanı! Yıllar önce Johnny Rotten kendisine dokunan bir gazeteciye "don't touch me, I am special!" demişti , ve haklıydı... Fakat geçen zaman içerisinde, aslında sıradan olmak dışında hiç bir özelliği olmayan bir sürü insan, birey olduğuna inandırıldı. Büyük ihtimalle de, her türlü potansiyel "toplu" girişimi baştan engellemek için..en hassas yerlerde, yani fabrikalarda, sokaklarda, dağlarda filan değil, kafalarda ve vicdanlarda.Birey olamayacak kadar kendine (ve çevresine) yabancı birileri, "özel" ve "farklı" olduklarına inandırılarak "birey" yapılmaya çalışıldılar. Hiç bir özelliği olmayan birilerinden "ben özelim" sözünü duymak, karışıkdüşüncelere garkediyor beni. Tek soru soruyorum ve yanıtını hiç alamıyorum :"ne özelliğin var,ortalama bir salak olmak dışında allahaşkına söyle???" evet, bir yanıt veren çıksa keşke.

Friday, December 07, 2007

16 yaşımı bitirip 17 den gün aldığım gün,güneşli bir cumartesi idi.(ertesi gün yani-6 ekim 1979) ankara 'da sosyal handaki plakçı cemil'den tanesi 400 liraya 3 plak aldım, blondie (parallel lines) la bionda (adını unuttum) ve almanya yıllarımdan hatıra manfred mann's earth band-angel station (onu alman sanırdım ilk başlarda) şimdilerde bir mmeb merakı başladı yeniden...geçmişe duyulan özlem falan değil (o da olabilir ama... ) değişen, bin kere evrim geçiren müzik szevkimin içinde bir yerde manfred mann ve neredeyse her albümde değişen (en çok chris thompson ve steve waller ı sevdim) karmakarışık kadrosu, evet, onca yıldan sonra watch, roaring silence, angel station, yptıkları acaib dylan ve springsteen coverları hal açok şık duruyor ve dinledikçe büyük zevk veriyor.

Thursday, December 06, 2007

lafa dolaştırmadan direk başlayayım: sen gerizekalısın!!!...yok yok, gerizekalı değilsin, basit zekalısın..."copy paste" zekası seninki, bir çevirmenden ne kadar yazar-şair olursa senin yaratıcılığın da o kadar işte. Bir ekmek bile pişiremezsin fırında, sadece market arabasını doldurabilirsin hayatın. Sevmeyi bilmezsin, ama o iç bayıltan sevgi sözcüklerinden bir ansiklopedi yazabilirsin.Kendinden beter bir salaklar ordusu ile gününü gün edenlerden olmaya çalışırsın, onu bile beceremezsin. Dalda bir kelebek görüp doğanın sırrına erdim zannedersin. Senin gibiler çok yer işgal ediyor hayatta, üstelik bazılarınızın isminin başına akademik bir ünvan bile koyuyorlar. Belli ki yeni tür bir aydınlanmaya ihtiyaç var.

Sunday, November 25, 2007


uzaktan annesi cagirdi ve gitti
oyunun en heyecanli yerinde

gece oynanan saklambac
kucuk asker adamlar
oniki tas, kaptan, muselles

duvarlarda kaldi adlari cizgiler agaclarda
sokaklar artik eskisi gibi degil
unutulmus cocuklar, oynanmayan oyunlar

bir ruzgar esti ve kayboldu kalir dedikleri ne varsa her seferinde
annesi cagirdi uzaktan gitmek zorunda simdi yarim birakip
oyunun en heyecanli yerinde
ince bir tabaka her gün
parmak ucumla kadehime sıvanan
bir damla kan emdiğim
kendi kanında boğulan

Wednesday, November 21, 2007

bir bilet al ve bin trene
daha saati gelmeden

elinde sadece bavulun
içinde yorgun kitaplar

tükenmiş eski bir öyküden
yarıda kalmış satırlar

basit bir öykü, tefrika gazetelerde
tüm yasalar kalksa da
içimde duran sürgün.

söylesene, bir kuş olup
dönecek misin bana sahiden
okulunun bittiği gün?

Friday, November 02, 2007

Doşmen neyem erçend ki doşmen ruyem
Aslam Turkest egerçi Hindu guyem.

Mevlana Celaleddin-i Rumi.

Monday, October 29, 2007

Bigâne megirit mea z'in kûyem
Der kuy-i şoma hane-i hodmicuyem

(beni yabancı saymayın ben de buralıyım)
(ararım kendi evimi sizin sokağınızda)

Mevlâna Celaleddin-i Rumî

Saturday, October 27, 2007

son günlerin kısa özeti :
lanetli bir çağa açtım gözlerimi
uyku tutmuyor.

Monday, October 22, 2007

Kuzeyde bir gün...
sessizlik...

Friday, October 12, 2007

Bayram bugün çocuklara
Aklı bayramlarda kalan
Onaltısında vurulan
Onyedisinde asılan.
d.

Thursday, October 11, 2007

halının üzerinde oyun oynuyor.küçük adamlar, arabalar, kafasındaki kurguda birileri başka birileriyleçatışıp duruyor."yatma vaktin geldi!" diyorum, "oyunumu bitireyim hemen yatıcam" diyor. "oyunun bitiğini nasıl anlıyorsun?" diye soruyorum merakla. "Ya" diyor "ana karakter ölüyor" "ya da oynamaktan sıkılıyorum" "işte o zaman oyun bitiyor"

evet, bu ikisiyle bitiyor oyun...

Tuesday, October 09, 2007

Bugün onun doğum günü...itoğluitin biri onu bizden almasaydı, 67 yaşında olacaktı.Kendisini süper bir şekiklde anlatmış birisiydi, bir kere de benim anlatmam hem doğru olmaz,hem de eksik kalır.Alın albümlerini, dinleyin. Neredeyse hepsi bulunuyor, eskisi gibi değil artık dükkanlar.

Monday, October 08, 2007

UZMANINDAN JAZZ KOLEKSİYONU (H2 den)
Peter Cincotti henüz 19 yaşında ve şimdiden jazz müziği efsanleri arasına gireceğine kesin gözüyle bakılıyor.
Daha 7 yaşındayken Harry Connick Jr. ile düet yapan Peter, müzik dünyasında hızla yükseldi ve kendine ünlüler arasında hatırı sayılır bir fan grubu edindi. Dustin Hoffman, Tony Benntt bunlardan birkaçı. Cincotti, Bennett'ın kendisi için sarfettiği 'ben 19'umda senin gibi söyleyemiyordum' cümlesini muhteşem bir iltifat olarak algıladığını belirtiyor. Cd'si yeni piyasaya çıkan sanatçı için yeni nesli jazz müziğine ısındıracak kişi gözüyle bakılıyor. Aşağıdaki liste ise bu genç ama dahi müzisyenin olmazsa olmaz dediği 10 albüm. Peter Cincotti seçtiği Jazz'ın 10 dev albümü için 'Kimseyi almaya zorlayamam ama alırlarsa asla pişman olmayacaklarını söyleyebilirim' diyor.
Cincott'nin top 10'u için galerimizi ziyaret ediniz.
OSCAR PETERSON, NIGHT TRAİN, 1962Bu benim aldığım ilk albüm. Benim için yeni olan sesleri ilk keşfettiğim albüm de diyebiliriz. Ve tabii jazz müziğine kulaklarımı ilk açtığım albüm. Müzikte trio benim için her zaman özeldir. Her iyi olan trio; piano, bas, davul, bunların arasındaki etkileşim. Oscar Peterson'ın bu albümünde bunu ilk kez ayırt ettim diyebilirim. Esasında Night Train'i yazan Duke Ellington'dır. Fakat Peterson şarkıyı o kadar olağanüstü yorumlar ki. Kim dinlerse dinlesin Peterson'ın kendine özgü riff'lerini fark edecektir.O'nun kendine ait bir sound'u var. Sadece CD'sini bile dinliyorsanız farkedersiniz ki bu Oscar.
HERBIE HANCOCK, TAKIN' OFF, 1962Bu Herbie'nin solo ilk gerçek albümü. Herbie Hancock'un müziği, John Coltrane ve diğer bütün büyük müzisyenler gibi pek çok aşamalardan geçmiştir. 'Takin Off' tabiki son dönem Hancock'dan oldukça farklıdır, en azından stil ve yorum olarak. Ancak dinlediğinizde mutlaka Hancock'un belli başlı özelliklerini fark edersiniz. Albümdeki her parça çok güzeldir ancak 'Watermelon Man'insanı gerçekten alır götürür. Burada ritimleri kullanışı tamamen devrimsel ve tutucu olana karşıdır(unorthodox).
CARMEN MCRAE, LOVER MAN, 1961Carmen Mcrae'yi dinlemek Jazz için ders gibidir. Ona özel vurguları ve yorumu kesinlikle Mcrae'yi benzersiz kılar. 70 albüm kaydetmesine rağmen 'Lover Man' benim için çok özeldir. Lover Man tüm bu albümler içinde ya en iyisi ya da en kötüsü olarak tanımlayabileceğiniz ama mutlaka farkını ayırdeceğiniz bir albüm. Carmen Mcrae bu albümü Billy Holiday'e ithaf etmişti. Miss.Brown'un bu albümdeki yorumunu çok sevdiğim için ben de albümüme aldım.
ERROLL GARNER, CONCERT BY THE SEA, 1955Bu gerçekten Errol'un en muhteşem albümü. California'da bir kilisede canlı kaydedilmiş olan bu albüm ben de her zaman keşke orada olsaydım hissi verir. Belki bu albüme özelliğini veren de budur. Canlı olması. Errol'un seyirci önünde ki muhteşem performansı fazlasıyla unique(biricik) çünkü kendisinin kaydadeğer bir müzik eğitimi bile yok. Louie Armstrong'un sesi gibi Errol Garner'ın piyano çalışını da mutlaka ayırdedersiniz. Progresif(ilerleyen) kalitesi swinglerindeki kalite. Tüm bunlar düşünülünce şüphesiz en iyisi oydu.
MILES DAVIS, 58 FEATURING STELLA BY STARLIGHT, 1958Bu albüm benim en favori 'Love for Sale' versiyonudur. Miles'ın piyanoyu çalış şekli ve grubun ona eşliği... Kesinlikle deneyimlenmesi gereken bir şey. John Coltrane' çalar bu albümde ve sonraki albümlerinden farkını çok rahat görebiliriz. Bill Evans'da vardır mesela. Tüm albüm starlar geçidi gibidir.Hele Cannonball Adderley'in 'Love For Sale' deki saksafon solosu, gerçekten muhteşem. Bu albümü ilk dinleyişimde tekrar ve tekrar defalarca dinlemiştim.
FRANK SINATRA, ONLY THE LONELY, 1958 Gelmiş geçmiş en iyi albüm ve muhtemelen benim Sinatra favorim. Fazla karanlık ve zorlayıcı. Sinatra bile bu albümdeki şarkılar için 'intihar şarkıları' der. O gerçekten bu tarz yorumun kralıydı. Arajmanlar, orkestrasyon, şarkıları söyleyiş tarzı; Only the Lonely, Angel Eyes, I Guess I'll Hang My Tears Out To Dry... Gerçekten inanılmaz. Şarkıları söylerken nerdeyse ağlıyor. Ve dinleyeni de ağlatıyor.
SHIRLEY HORN, HERE'S TO LIFE, 1992Shirley Horn dinlemeye bayılırım. Şarkıyı yorumlayışındaki bütünsellik. 'Where do you start'sa benim favorim. Shirley hem muhteşem bir şarkıcı hem de piyano virtüözüdür. Bu konuda gerçekten idol olacak kadar yeteneklidir Horn. Müziği ile şarkı söylemesi birbirini öylesine bütünler ki, Shirley Horn şarkı söylerken sanki kelimeler azalıyor müzik çoğalıyor gibidir. Bu sanatın onda vücut bulması. Birçok albümü trio olarak kaydedilmiştir. Fakat Here's To Life çok güzel bir telli çalgılar aranjesidir. Muhteşem ve efsanevi aranjör Jhonny Mendel prodüktörlüğünü yapmıştır bu albümün. Bu konuda ondan daha iyisini bulamak gerçekten imkansız.
RAY CHARLES, THE GENIUS OF RAY CHARLES, 1959Ray Charles albümleri içinde benim az sayıda favorim vardır. Deha+soul= jazz, bu da sevdiğim diğer bir şey. Bu albümdeki bir kaç şarkı var ki gerçekten muhteşem kelimesini hakediyor. Let the Good Times Roll ve It Had To Be You gibi. Ray şarkı söyleyen ve piyano çalan bambaşka bir adamdır. Soul'un içindekini ortaya çıkarmak, için izlediği yol, mükemmel. O bariz bir yetenek. Modunuz her ne olursa olsun duşta, arabada, buluşmaya hazırlanırken mesela; heryerde ve her halde dinleyebileceğiniz bir albüm.
BILL EVANS, ALONE, 1968Sadece bir piyano ve bir adam. Bill Evans'ın bu albümde yalnız olduğuna inanmak güç gerçekten. Trio'su olmadan hatta vocal bile olmadan bir piyanodan orkestra gibi böylesine güçlü ses çıkması. Evans'ın trio albümlerinin vazgeçilmezi olan klavyede kendisi mükemmeldir ancak bu solo piyano albümü ile , çalmanın çok ötesinde bir yere çıkıyor. 'Alone' Evans'ın vitrinini değil belki ama dehasını görebileceğiniz bir albüm. Yalnız piyano'nun muhteşem bir şekilde uçuşması değil, anlamı çok daha derinlere giden bir albüm.
ANY NAT "KING" COLE TRIO RECORDNat King Cole benim idolüm. Onun piyano çalışındaki ve şarkı söylemesindeki sanat ve ikisini bir araya getirişi, beni, daima büyülemiştir. Sonuç olarak Cole 3.sanat diyebileceğimiz şeyi kendisi yarattı. Büyük bir ticari başarının yanısıra bir birçok jazz sanatçısının önünde hayranlıkla eğildiği eserler. Herkez Nat King Cole hitlerini bilir ancak pek çok da tanınmamış ama mükemmel şarkısı vardır. Frim Fram Sauce gibi mesela. Herhangi bir trio albümünü alın pişman olmayacaksınız.
http://www.youtube.com/watch?v=5TJOjIgxxWY

Friday, October 05, 2007

İşte öyle, anladın sen onu :)

Thursday, October 04, 2007

Patti Smith 2. kez İstanbul'da idi. Babylon isimli pek de tahammül edilesi olmayan bir mekanda çalıp söylemiş, bu kerre izleyemedim. "Lan, var ya, bir albüm yaptım milletin feleği şaştı" diyebilecek nadir müzisyenlerdendir. Konserde izleyenlerde de felek şaşmaları sık gözlenmektedir. O albüm budur, dinleyip de eski hayatına geri dönemeyen çok insan tanıdım.

Tuesday, October 02, 2007


ASKERİ DARBE OLSUN..HEMEN OLSUN, EVET EVET, İSTİYORUM!!!

Monday, October 01, 2007

Şiirden gidelim bugün, tıpkı kültürlü insanlar gibi...

Jenny kiss'd me when we met,
Jumping from the chair she sat in;
Time, you thief, who love to get
Sweets into your list, put that in!
Say I'm weary, say I'm sad,
Say that health and wealth have miss'd me,
Say I'm growing old, but add,
Jenny kiss'd me.

James Leigh Hunt

What though the radiance
which was once so bright
Be now for ever taken from my sight,
Though nothing can bring back the hour
Of splendour in the grass,
of glory in the flower,
We will grieve not, rather find
Strength in what remains behind;
In the primal sympathy
Which having been must ever be;
In the soothing thoughts that spring
Out of human suffering;
In the faith that looks through death,
In years that bring the philosophic mind.

William Wordsworth

Tuesday, September 25, 2007

Biz Burada

"Sevgili Babacığım, bir burada çok iyiyiz" 1974 yılında eğri( ve hala düzelmeyen) yazımla yazmaya başladığım mektupların giriş cümlesiydi bu. Bir süre sonra meraklanıp anneme "Gülseren, çocuk neden sürekli böyle yazıyor, bilmediğim bir sıkıntı mı var?" diye sormuştun.Neden o mektuplara böyle başladığımı bugün de bilmiyorum, muhtemelen çocuk aklıyla senin sırtındaki onlarca yükün birazını azaltma çabası olmalı.

Şimdi yine yazmaya başlasam "sen o soğuk kış akşamında çekip gideli beri hiç bir zaman biz burada çok iyi olamadık" derdim. Son bir söz hakkı verilse sana eminim ki kafanı kaldırıp "oğlum,annene iyi bak" derdin. Bakabildim mi...bilmiyorum,sanmıyorum.

Otobüs o yağmurlu günde Viyana'ya yaklaştığında (görüşmemiştik ya bir yıldır) heyecan kaplamıştı içimi. O heyecanı yine duymak istiyorum. Kavuşacağımız günü hasretle bekliyorum.

Monday, September 24, 2007

Bu da işin sosyalist kısmı...iş arabaya kalsa sorun yoktu, araya başka hadiseler girdi...

Thursday, September 20, 2007

Kapitalizim buysa, ben de kapitalistim arkadaş...ya da onun gibi bişiy...

Sabah sabah iki grup

Gravenhurst

The Shivvers

Wednesday, September 19, 2007

Monday, September 17, 2007

Ergin Günçe diyor ki:

İBRAHİM KEHRİBAR

Tütün kaçakçısı, bıyıksız, Adapazarından evli
Şimdi de herhalde oradan evli
Adı akılda kalan çerkeslerimizden
Gözleriyle ve sigara içişiyle konuşuyorum
Boş yere yatıyor bu dördüncü yılı
Sanki biz burada boncuktan sallama örmüyoruz

Koğuşun da bir akşam güzelliği vardır, ülkemiz büyük
Eski bir Bitlis tütününün anıları gibiyiz
İlk güveyilikler ve kırılan bir testi su
Hayata her zaman nereden başlamalı
Şaşırıp yarın da gelir mi görüşümüze
Kınnapları, hızarları çoktan bırakmış
Bir aşı boyası gibi sürüp giden babası

Sözlük kullanmadan okurum ben böyle adamları
Hüznü çünkü yalnız alfabemde kullanıyor
Katırını tütününe yüklüyor, ilikliyor bürümcük gömleğini
Tabancasını barutunu falan yanına alıyor
son saçlarını bir lohusanın geride bırakan meslekler
Askerlikler, trenler, ikinci güveyikler
Bir bakraç yoğurt gibi, bir sepet elma gibi
Asılı bir kahır olarak başucumuzda
Artan eksilen şeyler

Hayatı gözümüzde büyütmemeli
Bir de bakarım çıkar gelir yakında
Heybesinde tütünler, atında çifte dişengi
Antap taraflarından gelen bir mektup gibi
Herhalde henüz kalbi seslerle süslü
Herhalde gene bir kasabadan evli
Herhalde yağmuru yamçısındadır

Birlikte güzel günler yattık arada görüşürüz
Bir kaçakçı: Belki de doğadaki boşluğu dolduruyor.

Sunday, September 16, 2007

Ergin Günçe diyor ki:

GERİDE KALMIŞ BİR ÇOCUK İÇİN GAZEL

Anası boğmuş kendini bir ipek gömleğiyle
Çocuklar gibidir yüzünün bilmecesi
Avlunun bu erken saatinde

Abisi boynundan Ankara’da vurulmuş
Kardeşler gibidir yüzünün bilmecesi
Kuşların bu erken saatinde

Sanki ablası sorgularda delik deşik
Sıcak dar kanlı gece
Geride kalanlar gibidir bilmecesi

Teyzesi, Amcası, Halası deliriyor
Kar yağıyor, kar yağıyor yüzünün keçesine
Dutların bu erken saatinde

Babası tutuklu götürülmüş, mektup yazılmayan bir yere
Küfler gibidir yüzünün bilmecesi
Yağmurun bu erken saatinde

Kaç gündür Okula ve Oyuna inmemiş
Kalmış Dedeler ve Yengeler elinde
Yetimler gibidir yüzünün bilmecesi

Avlunun bu erken saatinde
Kaybolmuş dilsiz bir panayırda
Cüceler gibidir yüzünün bilmecesi

Gitaristi olup da katılamadığım konserinde "kurşunkalem"...
12 Mayıs, ODTÜ kırsalı...

Friday, September 14, 2007

Bu Tony Wilson değil, 24 Hour Party Poeple'da onu oynayan Steve Coogan. nedense içimden bu resmi koymak geldi. Tony Wilson 10 Ağustos 2007 tarihinde kalp krizinden öldü. Uzun süredir kanser tedavisi görmekteydi, çürümüş bir İngiliz sağlık sistemi tarafından ilaç paraları ödenmeyip kendisine eziyet edilmekteydi. Öldüğünde Manchester'da bayraklar yarıya indi, tabutuna kurucusu olduğu Factory Records'un son katalog numarası yazıldı (FAC 501). Wilson'un iki büyük macerası FActory Records ve Haçienda Clup idi. Müziği ve Manchester'ı daha eğlenceli, dah ayaratıcı ve aynı zamanda daha karamsar bir hale getirmeyi başardı. İzleyen ya da değiştiren olmaktansa, bizzat yaratan olma konumunda idi.



Durum çok açık: Joy Division, Durutti Column, New Order ve Happy Mondays için ona borçluyuz.

Ergin Günçe diyor ki:

GÜNLERDEN EYLÜL, AYLARDAN ERGİN GÜNÇE

Günlük şarabımız bir maşrapa içinde
Külde pişmiş patatesler ve eşsiz pilavzerde
Din kitaplarımız, putlarımız, telvelerimiz
Yeleği de köstekli bir amca kahvesinde

Suratı çilli günler, gölgesi uzun günler
İşte bir bağ bozumu, işte bir çıngıl üzüm
Gökyüzüne yaslanıp saatimi kuruyorum
Kimsecikler duymasın bir Tanrı bulduğumu

İstersem bu Duayı bir Çınara söylerim
Ben kendi başımdaki en önemli şapkayım
Islıkla her türlü marşı çalan bir Arap
Bazan bizim orada bir yokuştan iniyor

İşte durumlar böyle ey Kandil Simitleri
Bir değirmen bu günler kalbimi öğütürüm
Serentiler kurarım ömrümü kuruturum
Haritamda denizlerin yerleri değişiktir

Günlük peynirimizi bize veriyor
Kızarmış bayat ekmek, suda kaynamış pirinç
sen ne dersen de yeleği köstekli Kahve
Durup dururken Tanrımı seviyorum

Günlerden Eylül, aylardan Uzun Eşek
Bir Tabanca çıkarıp kendimi vuruyorum

Thursday, September 13, 2007

JOE ZAWINUL
(baba, müzik filan çok iyi de, o iki parmak bize ters bir hareket biliyon mu?)



Weather Report Joe Zawinul'un 70'lerdeki büyük zaferi idi.Bir grup hem Wayne Shorter'ı, Joe Zawinul'u, Dom Um Romao'yu, Airto Moreira'yı,Jaco Pastorius'u, Omar Hakim'i barındıracak bünyesinde, hem de bir all star band gibi değil de hakiki bir grup gibi çalacak, işte Weather Report'un kısa özeti...

Wednesday, September 12, 2007



Mel Ramos, güzel bir abi...Çalışmalarını ilk kez Darmstadt'ta bir sergide görmüştüm, biraz ayıpçıydılar...Ayıbı güzel yapabilen nadir yeteneklerden, hoş ve sempatik olduğunu da tahmin ettiğim bir abi...Mel Ramos...

Tuesday, September 11, 2007


---
Underneath your gaze I was found in
The haze I'm wandering around in
I am lost in the dark of my own room
And I can't see a thing but the fire in your eyes
---
efendim, aklını başına alan herkes bir Nazz plağı edinmeli.
Çocukluk ömrümüzün gidemediğimiz tek dönemi, biliyormusun.
o nedenle de en degerli dönemi...acıyla geçen 20'lerim, şaşkın 30 larim, tam da ortasında durduğum 40'larım...hem dönsem ne olacak, uzak gelmiyorlar ki bana..ama işte 5 yaşım, 6 yaşım öyle mi...çok sisli bir görüntüler yumağı...istemediklerim aklımda ve istdiklerim cağırsam da gelmiyor..boşluğa balonlarımı bırakmıştım altı yaşımdayken, ucup bulutlarin arasında kayboluşlarını izliyordum...nezaman tekrar karşılaşcağım onlarla acaba?

Friday, September 07, 2007

Doğum günüm bana geldiğin gündür...
Sevgili Cem,güzel oğlum, nice on yıllara....

Wednesday, September 05, 2007

Sometimes we'll sigh
sometimes we'll cry
but you'll know why
just you and I
know true love ways

Friday, August 24, 2007

sağda solda sessize çalan gizli rock grupları olduğuna inanıyorum. onları bulma şansım yok, ama varolduklarını bilmek beni rahatlatıyor. yıldızlara gitme şansım da yok, ama onlara bakmak da beni rahatlatıyor. 100 yıl içinde insanlık şu ana kadar yaşamadığı yeni bir deneyim yaşamak zorunda...yeni bir tür felaket, hastalık, bağımlılık, belki yeni bir ahlak, sanal seks, belki de androidler, uzaylılar, yani olması beklenen ve istenen ya da olmasındna korkulan bir şey. yoksa, pisliğin lavabo deliğini tıkadığı gibi felsefeyi, siyaseti ve sanatı tıkayan postmodernizm insanlığı akli felakete götürecek. birisinin de çıkıp mesela, ama işte ispatıyla falan, "antik çağa geri döndük,her şeye bitti demekten zalimce bir haz alan postmodernizm'de sonunda bitti" demesi gerekiyor. biliyorum, bitince bitecek, eğer zaman varsa, son da var. postmodernizm, zamanı bitiremedi, ya da bana öyle geliyor en azından.

Tuesday, August 21, 2007

devrim, olabilen bir şey mi? yani istenince yapılabiliyor mu? ya da koşullar oluşunca kendiliğinden mi oluyor? ihtiyaca binaen olan bir şey mi? devrim, mümkün mü? yeni bir insan, yeni bir toplum? yeni bir aşk bile ne kadar zor, farkında değil misin?

Friday, August 10, 2007

herşey kendi zıddını ve yanlışını içinde barındırır.
PEK YAKINDA BU SAYFADA...BELIEVE OR NOT !

Wednesday, August 08, 2007

hayatımdaki eksikleri su sızdıran delikler gibi görmüyorum artık ...hem zaten yağmur da yağmıyor.
Electric Eels...70'lerin başından, yani babanın oğlunu tanımadığı o karışık ortamlardan çıktılar.Terkedilmiş bir depoda çalmayı bilmeden saatlerce çalanlar gibi çaldılar. Punk'ı birkaç sene önceden "şşş şşş geliyor" şeklinde haber verdiler...mi? Sanmıyorum, ne onların geleceği bildirmek gibi bir misyonları vardı, ne de 60'ları ve 70'lerin ilk iki üç senesini kafası bulanık geçirmiş müzik dinleyicisinin "aaa galiba yeni ve süper bir müzikal hadise geliyor, üç seneye kalmaz olay Londra banliyölerinde patlar" diyecek halleri. Kendileri gibi free takılan birkaç Cleveland grubu ile yeni bir tarz yarattıkları kesindir. İngiltere'de patlayan punk gibi medyatik ve sosyoloji talebelerine yüksek lisans tezi olacak bir hadiseleri olmadı, ama müzikleri son derece merak uyandırıcı ve dinleyince de "iyiki dinlemişim be" dedirtici bir müziktir.

Friday, August 03, 2007

Her daim el üstünde tutulası bir grup olan (bilerek rock grubu demedim) Kraftwerk'den ayrılıp kendi yollarına giden Michael Rother ve Klaus Dinger'in güzel ötesi ekibi Neu! ve ilk albümlerinin kapağı...O yıllarda ( 70'lerin başı) Almanya'da ota çimene Neu! demek gibi bir acaib adet vardı, her tür ürün "yeni" liğini özellikle vurguluyordu. Bu beyefendiler de kendilerine Neu! dediler, ama hakikaten de çok çok iyi işler yaptılar, şu sıralar milletin ağzı açık dinlediği bazı grupların yapmak isteyip de yapamadığını 30 küsür yıl önce "işte budur" deyip plak formatında ortaya koydular. Alternatif müzik programı yaptığını iddia edip, bir türlü becerip de Neu! çalamayanlar var, kendilerine başka iş arasalar keşke. Bir de hiç duymamış olduklarından endişe ettiklerim var... durum hakikaten iyice üzüntü verici bir hal aldı. Ben tüm Neu! albümlerine sahibim efendim, siz derdinize yanın.

Wednesday, August 01, 2007

Evet, ilk albümümün kapağına bu resmi koyacağım. Tüm albümlerimin kapağına meyve sebze koyacağım, görsellikte Andy Warhol'u, soundda Velvet Underground'u taklit edeceğim. Hayatımı yaşayacağım, yediniz bitirdiniz beni ülennn...

Tuesday, July 31, 2007

Sevgili günlük, seçimlerden sonra bende oluşan hissiyat bu işte. Bu satırları kim okur, okuyup da ne düşünür hakkımda, bilemem. Evden işe otobüsle metroyla gidip gelen bir sıradan için sanırım gereğinden fazla beklentiye sahibim. Sevgili günlük, sen kime verdin oyunu lan? Anladım günlük, anladım, seninle de görüşeceğiz...

DURMAK YOK , YOLA DEVAM

Sunday, July 22, 2007

Sevgili Günlük...Seni de ihmal ettik, iç ses ile söylendiğini duyar gibiyim. Açıktan söylersen kafanı kırarım,beynini çıkarırım sen de biliyorsun ya...O nedenle efendi ol, gereksiz üzüntü yarattırma bana. Cennet yurdumda kollektif bir "doğruyu bulma "çabası var bugün, adına "genel seçim" diyorlar. Benim 1. Bölge Bağımsız Adayım Paul Weller, inşallah Mod Partisini de kurup barajı da aşacağız. Scooterların gücü adına...

Sunday, June 10, 2007

Kaleidoscope, 60 ların tartışmasız en kral gruplarından...dikkat ederseniz "en iyi" demiyorum "en kral" diyorum. Hem David Lindley gibi bir folk üstadı, hem de Solomon Feldhouse gibi Anadolu görmüş bir eleman olunca grupta, banjo, gitar, saz, ud hepsi birbirine giriyor doğal olarak. Bu karışım genellikle facia olur, nadiren de süper bişiy çıkar ortaya. İşte Kaleidoscope'un Side Trips ve A Beacon From Mars albümleri o süper bişiy in öteki adı. Üzerinde bir sürü aptal polemiğin döndüğü 60'larda başka hiç bir grupla kıyaslanamayacak gruplardan Kaleidoscope, alanında tek yani.İnanmayan gitsin Egyptian Garden'ı dinlesin.Dinlesin de inanmadığına, inançsızlığına utansın.

Saturday, June 09, 2007

Jean Michel Basquiat...kayıp ruh, sokak ressamı, graffitici,karalama üstadı...

Friday, May 25, 2007

Muddy Waters...baba...rock hala enerjisinin çoğu kısmını ondan alıyor...Geçen cumartesi bir mağazada en ucuz cd ler arasında Electric Mud'ı buldum, hemen aldım. Cream'den Pink Floyd'a, Led Zeppelin'e,Hendrix'e bir sürü ses o albümden feyz almış belli ki...Rock tarihi ile ilgili tek referans ver deseler (inşallah demezler) bu albüm gösterilebilir.Bu resmini sevdim babanın çok, bunu koydum Electric Mud'ı yapıldığı yılda düşünürken bir yandan...Milleti fena çarpmış olmalı...

Monday, April 30, 2007


Kaçalım Necdet, adam Zenci...

Saturday, April 28, 2007

işte bir sabah... uyandığında...genellikle iş işten geçmiş oluyor...

Friday, April 27, 2007

aralık 2005 listesi (bu kadar mı geç yazılır)

yenisini tez zamanda yapıp demode olmaktan kurtulma gayreti içerisindeyim...

Son dinlediğim albümler (aralık 2005):

xiu xiu-la foret
wolf parade- apologies to the queen marry
vashti bunyan-lookaftering
the subways- young for eternity
the organ-grab that gun
magic numbers- the magic numbers
the fiery furnaces-screw the riaa (ep)
brian jonestown massacre-take it form the man
brian jonestown massacre-stung out in heaven
the bravery-the bravery
the arcade fire-funeral
test icicles-for screening purposes only
sufjan stevens-illinois
laura veirs-carbon glacier
kings of convenience-quiet is the new loud
kaiser chiefs-employement
iron and wine-our endless numbered days
fiona apple-extraordinary machine
electrocute-troublesome bubblegum
eelctric eels-god says fuck you (Allah belanizi versin terbiyesiz adamlar)
elbow-leaders of hte free world
clor-clor
clap your hands and say yeah- clap your hands and say yeah
blood on the wall-awesomer
belle and sebastian-push barman...
arab strap-the last romance
arab strap-mad for sadness
animal collective-feels
Andrew bird-the misterious production
adult-d.u.m.e. (ep)

Monday, April 23, 2007

BAY CITY ROLLERS

Bakın, ben size verdiğim sözü tuttum, sizi unutmadım...Bu sözü soğuk,nefes alınmayacak kadar kirli bir havanyı soluduğumuz bir Ankara kışında Soysal handaki plakçıdan bir plağınızı alıp eve giderken vermisştim kendi kendime...Genellikle tutamayacağım sözler veririm, bu sefer öyle olmadı...
Araya ne acaip müzikler girdi, devran kaç kere döndü...O cızırtılı plaklarınızı hala saklarım...Artık sizi hem dinleyip hem alay eden o arkadaş grubu da kalmadı, herkes savrulup gitti bir yere, hacıdayı bile yok ortalarda.Bay City Rollers desem ya otel ismi ya da bilgisayar oyunu zannederler...Olur mu hiç, olur mu hiç...Dinlemeyenler, geçti artık oğlum, kaybettiniz...

Saturday, April 14, 2007

Bu italik yazılar bir blogdan alınma...24 -25 yaşlarında genç bir hanım kızımız, hollandada yaşıyor, iyi eğitim aldığını her iki yazısından birinde ısrarla vurguluyor..Blogunun adı
EINDHOVEN HAVADISLERI ...buyrun okuyun yazdığını:

Annem ayin 14undeki yuruyuse katilmak icin usenmeden Ankara'ya kadar gidecekmis. Sana cok gulmekle cok cok gulmek arasinda tereddut ediyorum dedim, aman sen ne anlarsin diye cevap verdi.Zaten annelerin demokrasi anlayisi da kendi konusma ozgurluklerinin kesilmemesinden (yani onlar azarlarken ama anne diye araya girmemekten) gecer, degil mi?Askerlerle rektorlerin basini cektigi, adini dogru durust koymaya bile korktuklari bir yuruyuse benim uc darbe gormus 'eski solcu' annem kosa kosa katiliyor, 'Cumhuriyetine' sahip cikmaya...Tam da eski komsunun dedigi gibi 'dun dundur, bugun bugundur' di mi annecim?
http://eindhovenhavadisleri.blogspot.com/2007/04/annem-ayin-14undeki-yuruyuse-katilmak.html#comments

böyle yazmış iyi eğitimli yurtdışında yaşayan bir hanım kızımız.
ben de diyorum ki:
1. 3 değil 4 askeri müdahale oldu, birisi arada kaynamış. Daha ondan bile haberiniz yok vah vah.Darbe "olmasın istemiyorum ben" deyince olmayan bir şey değil, tıpkı "aman olsun hemen olsun noolur olsun" deyince olan bir şey olmadığı gibi...karışık bir meseledir, Washington'da pişer bize düşer...
2. Kendizi çok önemsiyorsunuz, sizin yaşlarda normaldir zamanla azalır. Ama bu başkalarını önemsememeye de sebep oluyor.Annenizi bile.
3. Annenizin acılı bir kuşaktan geliyor sanırım, onun deneyimlerini ve tercihlerini ciddiye alsanız dalga geçeceğinize keşke.
4. Kalabalık ve sakin bir yürüyüştü. Darbe de olmadı akşam saatlerine kadar.

Ey insanlar, ayvayı yemek üzeresiniz, hala otun altında bok arıyorsunuz. Canım istemiyor ya da ben xyz ciyim diyip de gitmeyene canım kurban, ama millet tüm akıl fikir kurgusunu "katılmamak " yönünde yapmaya başladı yahu. Sokaklardan caddelerden önce akılları, duyguları ve vicdanları teslim alıyorlar, ötekiler kolay nasıl olsa.

Monday, April 02, 2007

Aksamustu…hayir, daha da gec olmali…gece 9 sulari… Kizilaydan yukari dogru yuruyorum, gencler ve yaslilar kalmis bir tek, gencler okuldan kurstan filan donuyor olmalilar evlerine…birkac cift gordum, vedalasiyorlar, birbirlerine sarilmislar, ayrilamiyorlar bir turlu…adini koyamadigim bir huzun havada…sanki savas cikmis ta kizlar askere ugurluyorlar donmeyecegini korka korka dusundukleri sevgililerini…nedendir bilinmez, bu savas duygusu sariverdi icimi, “ben yaslandim artik savaslara gitmek icin” dedim kendi kendime, “hem ne kaldi ki ugrunda savasacak” “koca bir dunyadan baska?” tabii ki biliyorum, gercekten bir savas olursa ortalikta, yasli genc kimseyi dinlemiyor, alip goturuyorlar…hem benimtecrubem de var, cocuklar gidiecegine ben gideyim daha iyi...

gunun birinde bir limandan ya da isli bir istasyondan tek basima savasa gidecegim duygusu birakmadi yakami bir turlu, savaslarin tamamen unutuldugu bir dunya istedim, su aksam ayazinda gordugum genc cocuklar biraz daha uzun sarilabilsinler diye birbirine..

--eski bir nemedya efsansesinden--
yapamam dediğim ne varsa
hepsine bir bir
alışıyorum

hergün kaybolsam bile
beni geriye götüren
saatlerle
yarışıyorum

elimde adresler var
küçücük kağıtlarda
dünden kalan
düşlerimde hepsine
bir bir
ulaşıyorum

d.

Friday, March 23, 2007

Sivas'ta bir köyde altın bulundu!!!
(hacıdayı, bak senin oralar)

Sunday, March 18, 2007


Titanic o uğursuz buzdağına çarpmadan az önce 2. kaptan Henry Wilde'ın kaptan Edward John Smith'in kulağına eğilerek şu soruyu sorduğu rivayet edilir:


"Kaptan, bu bizim yağımız değil mi?"

Sunday, March 11, 2007

KÜÇÜK NURİ'NİN ACI FERYADI:
U Z A Y L I L A R I Ş I N S I K T I G Ö Z Ü M E ! ! !
devamı s.5

Tuesday, February 27, 2007

nesli tükenmeye yüztutan nadide türlerden birisi : karakusunlar tilkisi.Köpeklerin arasın akarışıp kendisini insanlara kolayca sevdirir, gece onu yol kernarında görebilirsiniz sıklıkla...
günümüzde sayılarının 20 nin altında olduğu sanılıyor.
Annem hasta, hacıdayı...dün apar topar acile götürdük, safra kesesinde taş varmış...ameliyat dediler, yarın sabah kesip biçecekler...

Kendisi internete yabancı bir insandır, bu satırları da okumaz...iyileşsin isterim biran evvel, umarım bunu ifade edebilmişimdir...iyilikleri fazlasıyla hakeden bir insandır, oğuz atay'ın kaybetme kriterlerini çoğunu başarıyla yerine getirmiştir, gelişmemiş kör bir ülkede bilimadamı olmayı ve bilgi yaymayı denemiş ve bunu deneyen diğerleri gibi taşa çarpmıştır...pişman değildir...başını eğmemiştir...tez iyileşsindir...

Saturday, February 24, 2007

evet hacıdayı, kanımı aldılar, baktılar ve "hastasın" dediler...hiç inanmadım...yine şubat ortasında annemi ankara'da bırakıp almanya'ya gideceğim ve sana kot pantolon, camel sigara, güneş gözlüğü getireceğim.yine münih'i uçaktan göreceğim, frankfurt'a geldiğimde uyumuş olacağım...evet, hacıdayı, her şey yeniden başlayacak...

Sunday, February 11, 2007


MORRISSEY SEN BiZiM ....HERŞEYiMiZSiN ! ! !
Shynes is nice, and shyness can stop you from doing all the things in life you'd like to....ASK ME, ASK ME, ASK ME ASK ME, ASK ME, ASK ME Because if it's not Love Then it's the Bomb, the Bomb, the Bomb, the Bomb, the Bomb, the Bomb, the Bomb That will bring us together...Bunu o çok umutsuz 80'lerde "DRANNN" diye söyleyip mutsuz bir azınlığa "aaa, uzaktan da olsa hala sinyal geliyor" dedirtmişti...


Evet,evet, evet... Özorvizyon denilen ve küçükleri rockenroldan erken yaşta kurtarmaya adeta yemin etmiş senede bir yapılan süper organizasyona bu sene Birleşik Krallık adına Morrissey abi katılacakmış...Yürü be baba, kim tutar seni...

Saturday, February 10, 2007

uyumadan
bir haber beklerim
sabaha kadar

güneşin ilk ışıkları
uzaklarda zor duyulan
ıslak ezan sesleri

Thursday, February 08, 2007

Arıza herifin tekiydi, çevresine de kendine de yıkıcıydı...yine de iz bıraktı, bir figürden daha fazlası olarak kırık kalplerde yer aldı...programının adı havalı kendi içi boş bir "dj" onu anmak için programına eklemiş adını ama bilgi yoksunu fikir cahili olduğu için bir "my way" ya da bir "something else" çalmayı akıl edememiş...buralar çok uzak, layıkıyla adam anmayı bile beceremeyenlere radyolarda saat veriyorlar...yakında ineklere de program yaptırsalar yeridir...sulu tarım programı...
Yarım haftadan az fazlası bile çok iyi geldi...Evet, Amsterdam'da idim...Her türlü memleket havasının ve türbilansın dışına çıkıp...hele ki Van Gogh müzesindeki expresyonistlerle olan karşılaştırmalı sergi aklımı başımdan aldı...Vay babo, ne resimler öyle loy...Bir sürü Schiele, Jawlinski, Kirchner, Kokoschka, Klimt de görmek pek hoştu yahu...Amsterdam'a yerleşeceğim hacıdayı, karar verdim...sonra seni de aldırırım yanıma...